Loading

3 Şubat 2012 Cuma

Matematiksel Kanıt

KANITI OLMAYAN GERÇEKLER
John Brockman
kitabından bir bölüm
(kitabın tanıtımı için tıklayın)


Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

cevaplayan
KEITH DEVLIN
Matematikçi Keith Devlin, Stanford Üniversitesi'ne bağlı Dil ve Bilişim Çalışmaları Merkezi'nde yönetici, Matematik Bölümü'nde ise danışman profesör. Mevcut araştırmaları zekâ analizi için bilişim/muhakeme sistemlerinin tasarımı üstüne odaklanıyor. Yazdığı çok sayıda kitap arasında The Math Instinct: Why You're a Mathematical Genius (along with Lobsters, Cats and Dogs) [Matematiksel İçgüdü: Neden Matematik Dehasısınız (Istakozlar, Kediler ve Köpeklerin Yanısıra)] sayılabilir.

~

Edge Sorusu'nu yanıtlamadan önce kanıt derken neyi kastettiğimizi açıklığa kavuşturmalıyız. (Matematikçiler konuşulacak konuyu tam olarak tanımlamaktan hoşlanır. Fizikçi ve mühendis meslektaşlarımızı kimi zaman çileden çıkaran, burnu havada bir huyumuzdur bu.) Örneğin, Descartes'ın izinden giderek varolduğumu kendime kanıtlayabilirim, ama bunu başka hiç kimseye kanıtlayamam. Beni gayet iyi tanıyanların bile hayallerinin bir ürünü olmam ihtimali, uzak da olsa her zaman için mevcut. Kanıttan anladığınız kaya gibi sert bir kesinlik ise, o zaman kendi kendimize kanıtlayabileceğimiz tek şey, kendi varlığımızın ötesinde hemen hiçbir şey olmadığıdır; başkalarına ise kanıtlayabileceğimiz hiçbir şey yoktur. 

Matematiksel kanıt, genelde, varolan kanıtların içinde en kesin kanıt olarak kabul edilir. Öklid'in ünlü geometri metni Elementler'i yazdığı zamanlarda bu, ideal anlamda tamamen doğruydu. Ama Öklid'in geometrik teoremlerine ait kanıtların çoğunun doğru olmadığı sonradan ortaya çıktı. Matematikçiler bu teoremlere yüzyıllar boyunca inanıp, öğrencilerine aktardıktan sonra, 19. yüzyılın sonlarında, David Hilbert çoğunu düzeltti. Yani on satırlık bir geometrik kanıt söz konusu olduğunda dahi doğruyu yanlıştan ayırmak zor olabiliyor. 

Son 50 yıl içinde ortaya konan yüzlerce sayfalık, inanılmaz derecede karmaşık akıl yürütmeyle dolu kimi kanıtlarda kesinliği sağlamak ise çok daha zor. Ben dahil çoğu matematikçi, Fermat'ın son teoremini 1994'te Andrew Wiles'ın kanıtladığına inanıyoruz. Peki gerçekten kanıtladı mı? Ben kanıtladığına inanıyorum, çünkü matematiğin bu dalının uzmanları bana inandıklarını söylüyorlar. 

2002'nin sonlarında Rus Matematikçi Grigori Perelman internette, yüz yıllık ünlü bir topolojik problem olan Poincaré varsayımının kanıtına dair bir döküm olduğunu iddia ettiği bilgiyi yayınladı. Bu argümanı üç yıl inceleyen matematikçiler hâlâ doğru olup olmadığından emin değiller. ("Büyük olasılıkla" doğru olduğunu düşünüyorlar.)

Veya Thomas Hales'i ele alalım. Hales halen Johannes Kepler'in 360 yıllık varsayımının kanıtı olarak 1998'de öne sürdüğü fikrin, matematik camiasınca kabul edilip edilmediğine dair haber bekliyor. Kepler'in varsayımına göre, eşit ebattaki küreleri (örneğin sorunun ortaya çıkmasına neden olan bir gemide yığılı gülleleri) istiflemenin en verimli yolu, manavların portakalları tezgâha dizdikleri gibi piramit şeklinde sıralamaktır. Hales'in (bir kısmı bilgisayarla gerçekleştirilen) kanıtı beş yıl boyunca incelendikten sonra, 2003 baharında bir panelde, dünyanın dört bir yanından gelen uzmanlar, kanıtta giderilemez bir hata bulamadıkları halde, doğruluğundan hâlâ emin olamadıklarını ilan ettiler. 

Kanıt kavramı matematikte dahi böyle sallantıdayken, Edge Sorusu'nu yanıtlamak oldukça hassas bir işe dönüşüyor. Yapılacak en iyi şey, inandığımız ama kendimizi ikna edecek şekilde kanıtlayamadığımız bir şey düşünmek olabilir. Söylediğimiz şeyi başkaları, bir bilimci, düşünür (veya mesleğimiz her ne ise o) olarak bize duydukları güvene göre kabul veya reddedebilirler. Bu konudaki kararları ise genelde tanınırlığımıza ve daha önceki çalışmalarımıza dayalı olacaktır. Eski matematikçilerin, Goedel'in eksiklik teoremi dayanağı bile artık el altında değil (ki aslında bu teorem ilk bakışta Edge Sorusu'na karşılık, artimetiğin içsel çelişkilerden muaf olduğu şeklindeki inancımı beyan etmemi sağlayabilirdi). Goedel'in teoremi, aritmetik gibi aksiyomatik temelli bir teorinin çelişki barındırmadığının, teorinin kendisi içinde kanıtlanamayacağını gösteriyordu. Ama bu, o teoriyi daha geniş, daha zengin bir teorinin içinde kanıtlayamayacağınız anlamına gelmiyor. Aslında, standart aksiyomatik kümeler teorisiyle aritmetiğin çelişki içermediği kanıtlanabilir. Ve ben şahsen bu kanıtı kabul ediyorum. Yaşamakta olan matematikçi bir insan olarak, bana göre aritmetiğin tutarlılığı, beni tam anlamıyla ikna etmeye yetecek şekilde kanıtlandı. 

Edge Sorusu'nu yanıtlamak için kanıta sağduyuyla yaklaşmak gerekir; bu örnekteki kanıt zeki, mesleki anlamda şüpheci, eğitimli bir uzmanı kendi alanında ikna etmeye yetecek bir argüman anlamına geliyor. Bu gözle bakınca, başta ünlü Riemann hipotezi olmak üzere, doğruluğuna inandığım, ama kanıtlayamadığım birçok matematik probleminden söz edebilirim. Ama sanırım matematikçi perspektifimden yararlanarak, kanıt kavramının barındırdığı belirsizlikleri vurgularsam daha faydalı olabilirim ve (kanıtlayamasam da) inanıyorum ki oldum.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Tarihçinin Metodolojisi

Aşağıdaki yazı Cemil Koçak'ın "Geçmiş Ayrıntıda Saklıdır" kitabından alınmıştır (sf 9-40). 
Kitaba bakış atmak için tıklayın
(Vurgular buradaki paylaşımda eklenmiştir, orijinal metinde yoktur.)



~


Kaynaklar Üzerine


Tarih ve Toplum dergisinin ünlü "kitabiyat" bölümünü kim unutabilir? Orada pek çok yazım yayınlanmıştı. Bunların pek çoğu, o zamanlar artık neredeyse tamamen unutulmuş, literatürde pek rastlanmayan, ama kanımca değerli bilgiler içeren"eskimiş" hatıratları, günlükleri ve kitapları yeniden hatırlatmaya çalışan, bu arada içerikleri hakkında bilgiler de veren yazılardı. Bu kısa, ama tarz itibariyle daha çok Gotthard Jaeschke'nin uzun yıllar önce yaptığına benzer yazılar, bir kaynak kritiği olarak da görülmeli ve hatırlanmalıdır. Kaynakların değerini, önemini ve anlamını ortaya koymaya çalışan bu yazılar, tarihçiler açısından çok önemli bir metot sorunu olan kaynak eleştirisi bahsinde yer alır.

Tarihçi için kaynaklar tehlikeli birer kuyudur. Çünkü içine hapsolmak gibi bir tehlikeyi içerirler. Kaynağın/kuyunun dibine inip oradan çıkamamak gibi bir riski her zaman beraberinde getirirler. Bu tehlikelerden sakınmak mümkündür, ama nasıl? Elbette kaynak kritiği denilen yöntem sayesinde... Kaynaklar, bize yol gösterebileceği, ipucu sağlayabileceği gibi, eğer onlara gereken eleştirel gözle bakmayı ihmal edersek bizi yanlış tarafa da yönlendirebilirler. Kaynağın bilgisini bir diğeri ile karşılaştırmak, kaynağın bilgisini kendisi ile karşılaştırmak, bilginin iç tutarlılığını gözetmek, onu mevcut bilgi ve literatürün yanı sıra arşivle/belgelerle, günlük gazeteler ya da dergilerle ve başkaca kaynaklarla karşılaştırmak, bu bilgiyi mantık süzgecinden geçirmek, işte bütün bunlar, kaynak kritiği dediğimiz bitip tükenmek bilmeyen bir sürecin parçalarıdır.

Yakın tarihimizle ilgili daha çok sayıda kaynağa ihtiyacımız var. Hatta daha açık bir tabirle bu kaynaklara muhtacız. Bir kısmı kütüphanelerin ıssız köşelerinde bizi bekliyorlar. Bazıları, dolap diplerinde, çekmecelerin arkalarında, tavan aralarında ulaşılmayı bekliyorlar. Bazılarına artık hiç ulaşma imkânımız kalmamış olabilir. Ankara'da Millî Kütüphane'nin 1980'li yıllarda eski katalog sisteminde yer bulmuş 1950 öncesi yayınlanmış kitaplar kartlarında epey zaman geçirmiş ve kendimce ilginç olabileceğini düşündüklerimi "kitabiyat" köşesinde yayınlamak için çaba harcamıştım. Bu yazılar yeniden hayat bulurken, bugün dahi onların hatırlanmasına ve hatırlatılmasına ihtiyaç olduğu kanısındayım.

Eskimiş, solmuş, unutulmuş, köşede kalmış, zamanında dahi gözden kaçmış, bugün ise hatırlanması bile mümkün olmayan, dahası yayınlandığı sırada önemli bulunmuşsa da artık terk edilmiş, bazıları tanınmamış, bazıları zor hatırlanabilir kitaplar, günlükler, gazete tefrikası olup orada kalmış, dergi koleksiyonlarında saklanmış anılar, kısaca kaybolmuş seslerin yeniden duyulabilmesi, tarihçinin ve araştırmacının himmetine kalmıştır.

Araştırmacıların yeni yeni kaynaklar bulmak bakımından heyecan verici avcılık dönemleri hiç sona ermemelidir. Türkiye'de bir araştırmacının zamanının çoğunu bu avcılık dönemi alır. Kütüphaneler, yeni bilgisayar neslinin jargonu ile ifade edersek, genellikle hiç de kullanıcı dostu değildirler. Sizden ne aradığınızı bilmenizi isterler. Oysa, bir araştırmacı, bazen ne aradığını bilmeyebilir, hatta neyi nerede ve nasıl arayacağına ilişkin hiçbir fikri de olmayabilir. Yani, bazen olmaz. Olsa, zaten araştırmacı olmaz(dı). Bir şeylerin bir yerlerde olduğunu hisseder.Mantıken olmalıdır. Sonra, ne aradığını bazen tam olarak bil(e)meden avcılığa başlar. Av süreci, hem heyecanlıdır hem de meşakkatli... En zoru, nerede ne arayacağını bilememenin getirdiği ifade zorluğudur. O meseleye ait bilmediğimiz, pek bilinmeyen, yeni, ama aslında epey eski kaynakları aramak, bu meramı anlatmak hiç de kolay değildir. Aradığınız, yazarı belli, ismi belli bir kitap değildir sonuçta. Öyle olsa idi, yeni bir kaynak bulmak imkânsız olurdu.Sadece yeni, el değmemiş bir kaynağın sizi çağırdığını hisseder ya da işitirsinizAksi gibi, bu sese sizden başkası pek kulak vermediği gibi, bu türden bir sesin var olduğuna inanmakta da zorluk çekerler. Yardım almanız nerede ise imkânsızdır. Bu aşamada yapılabilecek tek şey, benim bir zamanlar Millî Kütüphane'de yaptığım gibi, eski kataloglardaki kartları tek tek çevirmektir. Ayakta saatlerce, günlerce sürecek bir iştir bu... Size el sallayan bir kartı, istek kâğıdına yazmak ve sonra da onun size ulaşmasını beklemek... Denizdeki balık misali, elinize geçen, çok kez sizin beklediğiniz tatta, kıvamda ve boyutta bir balık değildir. Bu durumda onu yeniden denize bırakmaktan başka çare yoktur. Diğerini beklemek için yola koyulursunuz. Zorlu geçen zaman eğer size sabırlı olmayı öğret(e)memişse avcılıktan vazgeçmenizi öneririm. Sonra bir anda beklediğiniz, umduğunuz şeyi, hatta hiç ummadığınızı elinizin altında bulursunuz. Artık yeni bir kaynağınız var demektir. Birisi ya da birileri, size yılların ötesinden yeniden seslenme imkânı bulmuştur artık... Size düşen onu dikkatle ve özenle dinlemektir. Dert ortağı olmanıza mâni olamam, ama yine de eleştirel okumadan geri durmamanız gerekir. Hukukun aksine, "Aksi kanıtlanana dek hiç kimse masum değildir" ilkesini hiç unutmayınız! Bizim işimizde bu ilke işinize daha çok yarayacaktır.

Bazen de işiniz görünürde daha kolaydır. Bildiğiniz bir kaynağın peşine düşersiniz. Şansınız varsa, onu bir meslektaşınızda ya da bir sahafta bulabilirsiniz. Kütüphaneler, en sona bıraktığınız mekânlardır. Zorunlu olmadıkça uğramak istemeyebilirsiniz. Fakat bunun da nihayet bir sonu vardır. Kütüphaneler, hatta internet çağında dahi, bir gün muhakkak aşındırmanız gereken yolun üzerinde yer alırlar. Ne kadar kaçmaya çalışırsanız çalışınız, unutmayın, kütüphanesiz de asla olmaz!

~


Kaynaklar ve Paradigma


Kaynaklarparadigmamızı, yani konuya yaklaşımımızı, konuya bakış açımızı tayin eder ya da değiştirir. Her ikisi de mümkündür. Hangisinin başına geleceğine ise araştırmacının kendisi karar verir. Yanlı kaynaklar, zaten yansız olanı var mıdır ki, paradigmamızı daraltır, karartır ve bizi kör edebilir. Körlükten kastım, olanı göremez hale gelmektir. Paradigma körlüğü, bizim bakış açımızı daraltmakla kalmaz, başka paradigmaları seçebilmemizi ve olguları görmemizi de engeller. Tarihçi için bu bir felakettir. Esir alınmış, zihni işgale uğramış demektir. Yeniden düşünme süreci iflah olmaz bir şekilde mefluçtur.

Yeni kaynaklar, paradigmamızı sarsabilir, hatta yıkabilir. Paradigma değişikliklerini tetikleyebilir. Bu bakımdan önemlidir. Ya da pek marjinal kalmış bir paradigmanın canlanmasına ya da hayat bulmasına yol açabilir. Ama sadece avcılık yeterli midir? Elbette, hayır... Kaynak okuma, değerlendirme ve kritik etme sürecini başarı ile tamamlamadan, bir sonuç almak yanıltıcıdır. Bu bakımdan, yeniden başa dönmek ve süreci tamamlamak gerekir. Bu sürecin ayrıntılarından da aşağıda yeniden söz edeceğim.

Fakat bazen yeni kaynaklar da sadece eski bilgilerimizi doğrulamaktan öteye geçmez. Bu, onların değerini ya da önemini azaltmaz; aksine, mevcut paradigmanın yeniden test edilmesine ve bir kez daha onaylanmasına neden oldukları için değerlidirler. Sonuçta, kaynağın değeri, onun mutlaka yeni bir paradigmaya can vermesi ile ilgili değildir. Tarihçi, bir paradigmayı onaylamak ya da reddetmek gibi, daha baştan sıkış(tırıl)mış, darlaş(tırıl)mış bir araştırma alanının içinde sıkışıp kalmak tehlikesini göze almamalıdır.

Sizsiniz!

KANITI OLMAYAN GERÇEKLER
John Brockman
kitabından bir bölüm
(kitabın tanıtımı için tıklayın)


Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

cevaplayan
DANIEL GILBERT
Daniel Gilbert, Harvard Üniversitesi, Psikoloji Bölümü'nde Harvarda College Profesörlüğü ünvanını taşıyor. 
Ayrıca, üniversiteye ait toplumsal kavrayış ve duygu üstüne çalışmalar yürüten laboratuvarın da yöneticisi.


Çok uzak olmayan bir gelecekte, her tür bilinçlilik izlenimini yaratan, her anlamda bizim gibi davranan yapay sistemler üretebileceğiz. Bu sistemler konuşacak, yürüyecek, göz kırpacak, yalan söyleyecek ve seçimler yaklaştıkça strese girmiş gibi görünecek. Bilinçli olduklarına dair yeminler edecek, medeni haklarını talep edecekler. Bizler ise davranışlarının zeki birtakım numaralar olup olmadığını, klavyeyi gagalayarak "Varım, varım!" diye tuşlayan güvercinden bir farkları olup olmadığını bir türlü anlayamayacağız. 

Birbirimizin bilincine, inancımız üzerinden kanaat getiririz, çünkü başka çaremiz yoktur. Ne var ki, bu konuya kafa yorarak geçirilen 2000 yılın ardından hâlâ kimse bilincin varlığına dair kesin bir test geliştiremedi. Bilişsel nörobilimcilerin çoğu bilincin, kesinlikle bilinçsiz öğelerin (nöronların) birbirleriyle karmaşık etkileşimleri sonucu ortaya çıkan bir fenomen olduğuna inanıyor. Ama bu karmaşık etkileşimin yapısını günün birinde anlasak dahi, söz konusu fenomeni ortaya çıkardığını yine de kanıtlayamayacağız. Her şeye rağmen ben, tanıdığım herkesin benimkine benzer bir iç yaşantısı -subjektif bir deneyimi, bir benlik hissi- olduğuna dair en ufak bir şüphe duymuyorum. Doğru olduğuna inandığım, ama kanıtlayamadığım şey ne midir? Cevap: Sizsiniz!

7 Ocak 2012 Cumartesi

Dedikodu

DEDİKODU ÜZERİNE



Soru: Dedikodunun kendini açığa çıkarma, özellikle başkalarını bana ifşa etme konusunda değerli bir yeri vardır. Cidden, dedikoduyu varolanı keşfetmenin bir yolu olarak neden kullanmıyoruz? Sırf yüzyıllardır kınanıyor diye "dedikodu" kelimesini duyunca ürpermiyorum. 

Krishnamurti: Neden dedikodu yaparız acaba? Başkalarını bize ifşa ettiği için değil. Başkaları niye bize ifşa edilsin ki? Başkaları hakkında neden bir şeyler bilmek istiyorsunuz? Başkalarına duyulan bu olağanüstü ilgi niye? Öncelikle, neden dedikodu yaparız? Dedikodu bir huzursuzluk biçimidir, değil mi? Endişe gibi, huzursuz bir zihnin belirtisidir. Başkalarına karışmaya, başkalarının ne yaptığını, ne dediğini bilmeye duyulan bu arzu niye? Dedikodu yapan zihin çok yüzeysel bir zihindir, değil mi? Yanlış yönlenmiş meraklı bir zihin. Soruyu soran onun başkalarıyla -başkalarının yaptıklarıyla, düşünceleriyle, görüşleriyle- ilgilenmesiyle onların kendisine ifşa edileceğini sanıyor gibi. Ama kendimizi bilmezsek başkalarını bilebilir miyiz? Kendi düşünce şeklimizi, kendi davranış şeklimizi, kendi hareket biçimimizi bilmezsek başkalarını yargılayabilir miyiz? Başkalarının ne düşündüğünü, hissettiğini ve ne hakkında dedikodu yaptığını öğrenmeye duyulan bu arzu bir kaçış değil midir aslında? Kendimizden kaçmanın bir yolunu sunmaz mı? İçinde başkalarının hayatlarına karışma arzusunu da barındırmaz mı? Başkalarının hayatlarıyla uğraşmadan, başkalarının hayatlarına karışmadan da kendi hayatımız yeterince zor, yeterince karmaşık, yeterince acı dolu değil midir? Öyle dedikoducu, zalim ve çirkin bir şekilde başkaları hakkında düşünecek zaman var mıdır? Bunu neden yaparız? Biliyorsunuz, bunu herkes yapar. Hemen hemen herkes başkaları hakkında dedikodu yapar. Niye?

Bence öncelikle kendi düşünce ve eylem sürecimizle yeterince ilgilenmediğimiz için başkaları hakkında dedikodu yaparız Başkalarının ne yaptığını görmek ve nazikçe söylemek gerekirse başkalarını taklit etmek isteriz. Genellikle başkalarını kınamak için dedikodu yaparız ama bunu hoşgörülü bir şekilde genişletecek olursak, belki de başkalarını taklit etmek için dedikodu yaparız. Neden başkalarını taklit etmek isteriz? Bütün bunlar bizdeki olağanüstü sığlığa işaret etmez mi? Heyecan arayan ve onu bulmak için kendisinin dışına çıkan bir zihin körelmiş bir zihindir.Başka bir deyişle, dedikodu kendimizi kaptırdığımız bir histir, değil mi? Farklı bir his olabilir ama o heyecan, aklı dağıtacak bir şey bulma isteği hep mevcuttur. İnsan bu meseleye gerçekten derinlemesine eğilirse, kendisine geri döner, bu da aslında olağanüstü sığ olduğunu ve başkaları hakkında konuşarak dışarıda bir heyecan aradığını gösterir. Bir daha birileri hakkında dedikodu yaparken kendinizi yakalayın; eğer farkına varırsanız, size kendiniz hakkında çok şey gösterecektir. Sadece başkaları hakkında meraklı olduğunuzu söyleyerek olayı örtbas etmeyin. Dedikodu huzursuzluğa, bir heyecan hissine, sığlığa, insanlara duyulan ve dedikoduyla hib ilgisi olmayan gerçek ve derin bir ilginin eksikliğine işaret eder. 


Sonraki sorun dedikoduyu nasıl durduracağımız. Sonraki soru budur, değil mi? Dedikodu yaptığınızın farkına varınca, nasıl bırakırsınız? Bir alışkanlık, günden güne devam eden çirkin bir şey haline gelmişse, onu nasıl durdurursunuz? Bu soru söz konusu olur mu? Dedikodu yaptığınızı bildiğiniz zaman, dedikodu yaptığınızın ve içerdiği her şeyin farkında olduğunuzda, o zaman kendinize, "Bunu nasıl durdururum?" der misiniz? Dedikodu yaptığınızın farkına vardığınız an dedikodu kendiliğinden durmaz mı zaten? "Nasıl" sorusu söz konusu bile olmaz. "Nasıl" sorusu ancak farkında olmadığınız zaman ortaya çıkar; dedikosu da farkındalık noksanlığını işaret eder. Bir daha dedikodu yaptığınızda bunu deneyin ve neden bahsettiğinizin farkına varınca, dilinizin ölçüsünü kaçırdığınızın farkına varınca nasıl çabuk, nasıl anında dedikoduya son verdiğinizi görün. Durdurmak için iradenizin harekete geçmesi gerekmez. Tüm gereken ne dediğinizin farkında, bilincinde olmak ve içinde saklı olan anlamları görmektir. Dedikoduyu kınamak ya da haklı çıkarmak zorunda değilsiniz. Farkında olun, dedikodu yapmaya ne kadar çabuk son verdiğinizi göreceksiniz; çünkü o kendi kendine kişinin hareket yollarını, davranışını, düşünce kalıbını ortaya çıkarır; bu açığa çıkmada kişi kendini keşfeder ki bu başkaları hakkında, ne yaptıkları, ne düşündükleri, nasıl davrandıkları hakkında dedikodu yapmaktan çok daha önemlidir. 

Günlük gazeteleri okuyan çoğumuz dedikoduyla doluyuz; küresel dedikoduyla. Bütün bunların hepsi kendimizden, kendi önemsizliğimizden, kendi çirkinliğimizden kaçıştır. Dünya meselelerine karşı yüzeysel bir ilgi yoluyla çok daha akıllı olduğumuzu ve kendi yaşamlarımızla uğraşmaya daha muktedir olduğumuzu düşünürüz. Bütün bunlar, elbette ki, kendimizden kaçıştır, değil mi? İçimiz bomboş ve sığ; kendimizden çok korkuyoruz. İçsel anlamda o kadar fakiriz ki dedikodu zengin bir eğlence biçimi, kendimizden kaçış rolü oynuyor. İçimizdeki bu boşluğu bilgiyle, dini törenlerle, dedikoduyla, grup toplantılarıyla -sayısız kaçış yoluyla- doldurmaya çalışıyoruz, böylece olmakta olanın anlaşılması değil, kaçışlar önem kazanıyor. Olmakta olanı anlamak dikkat gerektirir; insanın boş olduğunu, acı içinde olduğunu anlaması, kaçış değil, muazzam bir dikkat gerektirir ama çoğumuz bu kaçışları seviyoruz çünkü onlar çok daha tatmin edici, çok daha zevkli. Aynı zamanda, eğer kendimizi olduğumuz gibi görürsek, kendimizle uğraşmak çok zor olur; karşı karşıya olduğumuz sorunlardan biri de budur. Ne yapacağımızı bilemeyiz. Ben boş olduğumu, kederli olduğumu, acı çektiğimi bildiğimde ne yapacağımı, bununla nasıl başa çıkacağımı bilemem. Bu yüzden insan her türlü kaçışa başvurur. 

Soru şudur: Ne yapılacak? Tabii ki kaçamayacağımız açıktır, bu çok saçma ve çocukçadır. Peki kendinizle olduğunuz gibi yüzleştiğinizde ne yapacaksınız? İlk önce, olduğunuz gibi kalmanız mümkün müdür? Bu son derece zahmetlidir çünkü zihin açıklama, kınama, tanımlama arar. Eğer bunlardan birini yapmazsa, olduğu gibi devam ederse, o zaman bu birşeyi kabul etmek gibi olur. Eğer ben esmer olduğumu kabul edersem, konu orada kapanır; ama daha açık bir renge dönüşmeyi arzu ediyorsam, o zaman sorun çıkar. Varolanı kabul etmek en zor şeydir; kişi ancak kaçış olmadığında yapabilir. Kınama ve haklı çıkarma kaçışın farklı biçimleridir. Dolayısıyla, kişi birinin niye dedikodu yaptığını anlarsa ve zalimliği ve içindeki her şeyle birlikte bunun saçmalığının farkına varırsa, o zaman kişi olduğu şeyle baş başa kalır; ve biz ya onu yok etmek ya da başka bir şeye dönüştürmek için ona yaklaşırız. Eğer bunların hiçbirini yapmaz ve tamamen onunla birlikte olarak, anlama niyetiyle ona yaklaşırsak, o zaman onun artık ürktüğümüz şey olmadığını görürüz. o zaman varlanı değiştirmek de mümkün olur.

Jiddu Krishnamurti
sf 215-218, "İlk ve Son Özgürlük"..

Resim: Norman Rockwell, "Gossip"..

30 Aralık 2011 Cuma

Soyutlama ve Ötesi


Soyutlama özünde nesnenin tüm yönlerinin içinden yalnızca işimize yarar olanların, sakıncalı olanların, bize tanıdık gelenlerin ya da dil kategorilerimize uyanların seçilmesidir. Vivanti'den beri pek çok felsefeciye olduğu gibi, bu durum Whitehead ve Bergson tarafından yeterince açık bir şekilde ortaya konmuştur. Soyutlamalar yararlı oldukları kadar yanlıştır da. Kısacası, bir nesneyi soyut bir şekilde algılamak kimi yönlerini algılayamamak anlamına gelir. Kimi niteliklerinin seçilmesi, diğerlerinin yadsınması ve yine bazılarının yaratılması ya da çarpıtılması söz konusudur. Nesneye dilediğimiz biçimi veririz. Onu yaratır, türetiriz. Bunun yanı sıra, çok önemli bir nokta da nesnenin niteliklerini dilsel dizgemiz ile ilişkilendirmek amacıyla soyutlamaya çokça yatkın olmamızdır. Bu da belirli sorunlar yaratır, çünkü Freudcu bağlamda dil birincil değil ikincil süreçtir. Tinsel gerçeklikle ve bilinçdışı ile değil dış gerçeklikle ve bilinçle ilişkilidir. Bu eksikliğin şiirsel ya da coşkulu bir dil ile bir dereceye kadar giderilebileceği doğrudur, ancak son çözümlemede deneyimlerin çoğu anlatılamaz ve çoğunun dilde hiçbir yeri yoktur. 

Bir resmin ya da bir kimsenin algılanışını örnek alalım. Bunları tam olarak algılayabilmek için sınıflandırma, karşılaştırma, değer biçme, gereksinme ve kullanma eğilimlerimizle savaşmamız gerekir. Örneğin bir kimsenin yabancı olduğunu söylediğimiz anda onu sınıflandırmış, soyutlayıcı bir eylemde bulunmuş, bir dereceye kadar onu eşsiz ve tüm dünyadaki diğer insanlardan ayrı bir bütün olarak görme olasılığının önünü kesmiş oluruz. Duvardaki bir resme altındaki imzayı okuma amacıyla yaklaştığımız anda onu kendi içinde eşsizliği ile yeni bir şekilde görme olasılığını yok etmiş oluruz. Öyle ise, bir deneyimi kavramlar, sözcükler ya da ilişkiler dizgesi içine yerleştirmek olan bilme (knowing, bilgi: knowledge), bir yere kadar, bütünüyle biliş (cognizing, cognition) olasılığını ortadan kaldırır. Herbert Read bir çocuğun "arı gözlü" olduğu, yani ilk kez görüyormuş gibi görme yeteneğine sahip olduğu üzerinde durur (zaten çoğunlukla ilk kez görüyordur). Böylece ona şaşkınlıkla bakar, her yönünü inceler, bütün niteliklerini benimser; çünkü çocuk için bu durumda yabancı nesnenin hiçbir niteliği bir diğerinden daha önemli değildir. Onu düzenlemez, yalnızca bakar. Cantril ve Murphy'nin betimlediği gibi, deneyimin niteliklerinin tadını çıkarır. Aynı şekilde, bir yetişkin de kendini soyutlamaktan, adlandırmaktan, yerleştirmekten, karşılaştırmaktan, ilişkilendirmekten alıkoyabildiği oranda bir kimseyi ya da resmi birçok niteliği ile çok yönlü bir şekilde görebilme olanağına sahiptir. Özellikle de betimlenemez, sözcüklerle anlatılamaz olanı algılayabilme yeteneğinin altını çizmem gerekiyor. Sözcüklere uymaya zorlamak onu değiştirecek ve olduğundan başka bir şey, onun gibi, ona benzer ama yine de kendinden farklı bir şey yapacaktır. 

Çeşitli doruk deneyimlerdeki bilişin ayırıcı özelliği işte bu bütünü algılayabilme ve parçaların ötesine geçebilme yeteneğidir. Ancak bu şekilde bir kimseyi sözcüğün en geniş anlamıyla bütün olarak tanıyabileceğimizden, kendini gerçekleştiren insanların diğer insanları algılamada, onun temeline yada özüne girebilmede daha kavrayışlı olmaları da şaşırtıcı değildir. İşte bu nedenle ideal bir terapistin, uzmanlığının gereği olarak karşısındaki insanı eşsizliği ve bütünlüğü içinde anlayabilmek için, en azından oldukça sağlıklı bir insan olması gerektiğine inanıyorum. Bu görüşümün arkasında durmakla birlikte, bu tip algılamada ortaya konulamayan kimi kişisel farklılıkların olduğunu da yadsımıyorum. Terapötik deneyim, bir diğer insanın Varlığının kavranılmasında bir çeşit alıştırma yerini de tutabilir. Bu da estetik algılama ve yaratı alıştırmalarının klinik alıştırmaların yararlı bir parçası olabileceğini inancımı açıklıyor. 


Abraham Maslow
İnsan Olmanın Psikolojisi, sf 96-98..

24 Kasım 2011 Perşembe

Başına Buyruk Beyin



Aşağıdaki yazı şu kitaptan bir alıntıdır:
Başına Buyruk Beyin - Cordelia Fine


~

Son söz
Savunmasız Beyin

Peki bu durumda kendimizle ne yapacağız? Tüm kitap boyunca her zaman doğruyu yapacağına kesin olarak güvendiğimiz beynimizin, ne kadar başına buyruk olduğunu gördük. Bilginin bu android manipülatörü gerçekliğe saf bir cepheden bakarken bizi terk eder. Kibir bizi kendimizle ilgili nahoş gerçeklerden korur. Korkak ahlaki muhasebe yollarımız, başkasının pahasına da olsa, kendimizi övme esasına hizmet eder. Duygularımızın başlı başına yanıltıcı bir parlaklığı vardır. Düşüncelerimizi karmaşıklaştırıp yanıltırlarken davranışlarımızı ve varoluşumuzu da fark ettirmeden yönetirler. Yargılarımızı irrasyonellik bulutlan kaplar, bizleri hatalara ve hayallere karşı hassas bırakır. Bu durum inatçılığımızın devreye girmesiyle daha da kötüleşebilir. Gizemli bilinçdışımız düşüncelerimiz ve eylemlerimizi etkileyen birçok gerçeği bizden saklamaktadır. Değişken ve kaprisli irademiz istenmeyen etkilere ve dikkat dağılmalarına karşı zayıftır. Ve, iyi niyetimizden bağımsız olarak beynimiz kaçınılmaz bir bağnazlıkla, başkalarına karşı bakışımızda küçültücü stereotipleri kullanabilir.

Beynimizin bu yanıltıcı ve bozucu vitriniyle karşı karşıya olduğumuzu bilmek oldukça rahatsız edicidir. Başına buyruk bir beyin, dünyanın tam bize göründüğü gibi olduğuna dair güçlü hissimizle ve "orada" olana dair keskin ve gerçek inancımızla çelişir. Aslına bakılırsa tutumlarımız, mücadele eden birçok faktörün karışık sonucu gibi görünmektedir. Dünyayı tüm gerçekliğiyle bilme isteğimizle mücadele etmek, kendimize olan güvenimizi, güvenlik hissimizi ve önceden mevcut görüşlerimizi korumamız için güçlü bir güdüdür. Bilişimizin inkar edilemez etkileyicilikteki güçlerine karşı koymak, inancımızın doğruluğunu gizlice baltalamaya çalışan mantıksızlık, önyargı ve tuhaflıkların izdihamından başka bir şey değildir.

İşe giderken elinizdeki gazeteyi gözden geçirmekten başka bir şey yapmadığınızı düşünüyor olabilirsiniz ama bildiğiniz gibi zihniniz aslında tahmin ettiğinizden çok daha fazlasını yapmaktadır. Parmağındaki yeni nişan yüzüğü parlayan bir kadın büyük ihtimalle boşanma oranlarının gittikçe arttığına dair haberi okumayı gözden kaçırmaktadır (1). Kendini gizliden gizliye sosyete sayfalarında ateşi sönmeye yüz tutmuş bir şöhret skandalıyla tanıtan adamın en inanarak savunduğu fikir: "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz"dır (2). "Irak'ta Kitle İmha Silahı Bulunamadı" başlığını okuyan bazı Amerikalılar yine de Irak'ta kitle imha silahının bulunduğuna inanacaktır (3). İnançlarımızın psikolojik bağlamdaki hassasiyetine dair yapılan çarpıcı bir çalışmada Amerikalılardan ve Almanlardan Irak'la ilgili bazı haber başlıklarına daha yakından bakmaları istendi. Almanlar (savaşa karşı bir ülke olarak) koalisyonun savaş motivasyonları hakkında oldukça şüpheci yaklaştılar. ("Petrol" kelimesinin de üzerinde duruldu.) Zihnin bu kuşkulu çerçevesinden bakarken savaşla ilgili yanlış bilgileri önemsemiyorlardı: Tahmin ettiğiniz gibi daha sonra geri çekileceğini bildikleri haberlere prim vermiyorlardı. Şüpheci Almanlardan hiçbiri "Irak'ta Kitle İmha Silahı Bulunamadı" haberini yanlış hatırlamadılar.

Ancak Amerikalılarda tuhaf bir tezat söz konusuydu -savaşla ilgili söz konusu bilgilerin geri çekilmiş olduğunu bilmelerine rağmen- onlara inanmaya devam ettiler! Amerika'nın savaş başlatmasında öncelikli sebep olan kitle imha silahlarıyla ilgili haberiyse grubun üçte biri yanlış hatırladı. Savaşın gerekliliğine dair nedenler zihinlerinde doğrulanmıştı. Gerçeklik -savaşın bir felaket olması- ikinci ve güçlü bir darbe daha yemişti.

Aldatıcı aklımız sadece dünya görüşümüzü bozmakla kalmaz, başka insanlara dair izlenimlerimizi de çarpıtır. Pensilvanya'daki küçük bir kasabada yaşayan ve hâlâ ölen kedisinin yasını tutan bir hâkim, hayvanlara işkenceden yargılanan bir suçluya olması gerektiğinden daha sert davranabilir (4). Otistik çocukların tedavi edilemez ve üzücü belirtileriyle uğraşan bir psikiyatrist, kötü ve bozuk ebeveynlik tarzı olan annelerin suçlanması gerektiğini düşünebilir (5). Sokaktan geçen yaya bir dilenciyle karşılaştığında şartların, kötü şansın insanın içindeki iradeyi nasıl emip bitirdiğini ve en iyi niyetleri bile körelttiğim bilmeksizin onun neden kendini toparlayıp bir işe başvurmadığını düşünür (6). Bu esnada başkalarının davranışlarını yorumlarken kullandığımız stereotipler sürekli devrededir: basitleştirme, kıvırma, indirgeme, yaratma. Bir haksızlık karşısında öfkeden köpüren evli bir kadına neden bu kadar sinirli olduğu soruluyor (7). Bir bilim kadını meslektaşlarının ortalamasının altında bir değerlendirmeye tabi tutuluyor (8). Cüzdanını çıkarmaya çalışan bir siyah polisler tarafından vuruluyor (9).

Sadece başkalarını algılayışımız güvenilmez ve çarpık değildir, kendimizi tanımak da oldukça problemlidir. Kendilik algımızın da sürekli olarak değiştiğini, kendini belli algılara, ruh hallerine ve özgüvenin alıngan taleplerine göre istikrarsızca adapte ettiğim keşfettik. Aldatıcı beynimiz her zaman hislerimizin ve görüşlerimizin gerçek kaynakları hakkında da kibarca doğru bilgilendirme yapmaz. Nasıl da utanç verici keyfilikte etkiler bunlar! İşinizle ilgili bir moral bozukluğunuz açık havaya çıktığınızda azalacaktır. Sokakta bulduğunuz yirmi dolarla birlikte içinize Joie de vivre* depolanacaktır. Ofise sıkılan yeni oda parfümünün hoş kokusu sayesinde sevmediğiniz iş arkadaşınıza daha az itiraz edebildiniz (10). Markette rafındaki yerinden dolayı bir spagetti markasını değil diğerini alışveriş sepetinize atarsınız (11). Psikologlar son zamanlarda yaptıkları araştırmalarda, şimdiye dek yeterince utandırdıkları yetmiyormuş gibi, farkında bile değilken, bize diğerlerine oranla çok daha fazla sevdiğimiz bir kişiyi -yani kendimizi- hatırlatan her şeye, kendimizi çok daha yakın hissettiğimizi ortaya koymuştur. Biz kendimize olan aşkımızla körleşmişken beynimiz, belki de sırf ismimizdeki sevgili harfleri taşıdığı için hayatımıza girecek belli yerler, kariyerler ve hayat arkadaşları belirler (12). St Louis'te şans eseri diyemeyeceğimiz kadar fazla Louis isminde insan yaşamaktadır. Bir dişçiyi** Denis veya Denise diye çağırmak onunla aynı popülerlikteki isimler olan Jarrod veya Beverly'den daha kolay gelir. Joseph adını taşıyan bir erkeğin Charlotte'tansa Josephine isminde birinin önünde dizlerinin üzerine çökmesi çok daha olasıdır. (İsminin içinde kaç J harfi var, seni ona göre seveceğim!) İsmi Sean olduğu için Seattle'a taşındığım söyleyen birini duydunuz mu hiç? Hayatımızdaki en önemli kararları verirken bile beynimizin kaprisli kaygıları tarafından hiç farkında olmadan yönlendiriliyoruz.

Yaptıklarımızın gerçek nedenlerinin çoğu zaman belirsiz olması biraz şaşırtıcıdır. Kendi düşüncelerimizin olduğu kadar davranışlarımızın da iç yüzünü çok az kavrayabilmekteyiz. Kendimizin üzerinde bir zamanlar düşündüğümüzden çok daha az kontrolümüz vardır. Bu sadece bilinçli irademizin zayıf ve acımasız olmasından kaynaklanmaz (ve, belki de, mutluluk veren bir hayalden başka bir şey değildir). Davranışlarımızın biz farkında bile değilken, çevremizde olan bitene göre gizlice değiştiğine dair sayısız örnek gördük. Aslında, bir dereceye kadar, içimizde tetiklenen şemaların insafında olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Pis, köhne bir trene içindeki yolcular da daha dikkatsiz davranır (13). Çıplak kadın resimleriyle dolu bir erkek dergisinin okuyucuları kadın arkadaşlarına flört ve arzuyla dolu bakmaya daha eğilimlidir. Irkçı sözleri olan bir rap şarkısı radyoda çaldığında siyahlara karşı düşmanlığı uyandırır (14). Son zamanlarda yapılan araştırmalar başka insanların motivasyonlarının ne kadar bulaşıcı olduğunu ortaya koymuştur. Kendilerine bir kadını cinsel ilişki için baştan çıkarmaya çalışan bir adamdan bahsedilen erkeklerin bu amacı çok daha artan bir arzuyla benimsedikleri görülmüştür (15).

Tüm bu araştırmalarla ilgili en endişe verici durum bu tip algılayamadığımız değişikliklerin bilinçli iznimiz olmadan nasıl gerçekleşebildiğidir. Kadınları her fırsatta takdir eden bir erkek bile işine giderken ilan panolarındaki cinsiyetçi reklamların üstü örtülü etkisine maruz kalmaktadır. Cinsiyetlerle ilgili 'Mars'a karşı Venüs' karikatürlerine gülen ve John Gray'in yeni çıkacak kitaplarını dört gözle bekleyen kadınlar, "kadınların konumunu" savunmak için daha az çaba harcayanlardır. Irkçılığa karşı olan bir kişi bile yeni seyrettiği aksiyon filmindeki agresif ve kötü karakter bir siyahsa, sokakta yanına yanaşıp saati soran bir siyahla karşılaştığında onu ilk başta yanlış anlama eğiliminde olabilir. Değerlerimiz ve ilkelerimiz çevremizin sinsi etkilerine karşı yetersiz savunma yapmaktadır.

Bu kitapta anlatılan beynimizin çarpıcı gerçekleri, dünyayı, kendimizi ve diğer insanları anlamamızda deneysel psikolojinin öneminin altını çizmektedir. Parmağımızla tek bir kişiyi göstermek ve tüm önyargılı suçlarımızla ilgili onu sorumlu tutmak imkansız değilse de zordur. Gerçek yaşam koşulları "Bu sorunun ifade ediliş tarzından, çocuğun durumuyla ilgili ebeveynlerinin sorumlu olduğunu düşünüyorsunuz", veya "Ona sırf kadın olduğu için daha az prim verdiniz" veya "O arabayı seçtiniz çünkü satıcı size kahve ve kurabiye ikram etti" diyerek kestirip atamayacağımız kadar karmaşıktır. Aslında kendimize dair yanılsamalarımız nedeniyle bu tip iradeler bize gülünç bile gelir. Ancak gördüğümüz gibi iyi tasarlanmış bir psikoloji deneyi -ilgi faktörünü dikkatle manipüle ederek- bu garip ve sıklıkla istenmeyen etkilerin kaçınılmaz ve somut kanıtlarını ortaya çıkarmaktadır.

Beynimizin sürekli olarak kullandığı belli başlı hilelerine karşı zayıflığımızı fark etmek ve kabullenmek, onlara karşı kendimizi korumak için en iyi yöntemdir. Zihinsel kirliliğin bazı kaynaklarını basit kaçınmalarla uzakta tutabiliriz (16). Kadın dergilerinin değerlerini farkında olmadan içselleştirmek istemiyorsanız onları satın almayın. Siyah öğrencilerinizin sınavdan nasıl not alacağını içten içe ırkçı beklentilerle merak ettiğinizi fark ediyorsanız, kağıtları üzerinde yazan isimlere bakmadan okuyun. Reklamlarda pompalanan bilgilerle dikkatinizin dağılmasını istemiyorsanız onları izlemeyin (17). Çocuğunuzun da farkında olmadan şiddet, cinsiyetçilik, ırkçılık, gözü doymayan mesajlardan etkilenmesini istemiyorsanız onu mümkün olduğu kadar engelleyin ve nedenini onunla paylaşın.

Size sadece bu kitabı okuyarak bile kendinizi davranışlarınızın ve yargılarınızın birleşiminden oluşan saldırılara karşı koruyacak bir zırhla donatmaya başladığınızı müjdelemekten mutluluk duyuyorum. Beynimizi manipüle eden zihinsel olaylar -duygular, ruh halleri, şemalar, stereotipler ve benzerleri- üzerlerimizdeki potansiyel etkilerinin farkında olduğumuzda etkilerinin bir kısmını yitirirler. 2. Bölüm'de anlatılan deneyi hatırlayın. Deneklerden güneşli ve yağmurlu günlerde yaşamdan aldıkları tatmini değerlendirmeleri istenmişti. Öncesinde hava durumuyla ilgili soru sorulanlar, yaşam tatminleriyle ilgili değerlendirme yaparlarken -o günkü iklim durumuyla ilgili herhangi bir farkındalık yaratılmayanlara oranla- havaya bağlı anlık ruh hallerini göz ardı ederek cevap vermeye eğimlilerdi (18). Bizi kirleten etkilere karşı tam bir şüphecilikle yaklaşmak onları ancak telafi etmemize yardımcı olabilir. Ne yazık ki bunu her zaman tam anlamıyla doğru anlamayız; bazen olduğundan az ya da fazla telafi etmeye çabalarız. Ancak yine de bu hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir (19).

Beynimizde gerçekliği sarmalamaya yarayan örtüyü tam olarak kaldırılmamız mümkün değilse de, cesaretimizin bütünüyle kırılmaması için başka sebeplerimiz bulunmaktadır. Dünyayı doğru şekilde görmek için kararlı bir şekilde çabalamamız, beynimizin yarattığı çarpıtmaların önüne biraz olsun geçmemizi sağlayabilir. Duyarlı olmak sizin için yeteri kadar önemliyse, delilleri birleştirme ve düşünme aşamasında daha insaflı olma yeteneğine sahipsinizdir. Eğer belli bir grubu stereotiplerle betimlemiyor olmak sizin için önemliyse, 8. Bölüm'de gördüğünüz gibi oldukça fazla efor sarf etmeniz gerekecektir. Kendilerini etrafındaki şeyleri olduğu gibi görebileceklerine dair motive eden kişilere de tamamen inanmamalıyız. İnsanları başkalarıyla ilgili yargılarından sorumlu tutmak için, onların başka insanlara dair vizyonlarına çok daha şeffaf bir şekilde odaklanmalarını sağlamak ve bu konuda oldukça mesafe kat etmek gerekmektedir (20).

En iyisi beynin serbest çalışan kısmı olan aklı alalım ve kendi çıkarımıza kullanalım. Bilinçdışımızın ruhsal kâhyasını verimli bir şekilde ve çaba harcamadan isteklerimizi tatmin etmek için, bilinçli bir şekilde eğitelim. Üstlendiğimiz biraz çaba ile bilinçdışımız, belli durumlarda otomatik olarak bilincimizin istekleriyle benzer çizgide hareket etmeye başlayacaktır. Bölüm 7'de bahsedilen kilo konusunda hassas kişileri hatırlayın: Ruhsal kâhyalarım iyi eğittiklerinden onlara kalorili ve cazip bir yiyecek teklif edildiğinde kafaları otomatik olarak hayır anlamında sağa sola sallanıyordu. Benzer şekilde 8. Bölüm'de bahsedildiği gibi, beynimizdeki stereotip gruplarının hoşlanmadığımız tepkilerinin yerini, daha aydınlık tutumlarla doldurmamız mümkün görünmektedir.

Beynimizin ürettiği hayallerin kurbanı olmadığımızı kabullenmek sorumluluk üstlenmek anlamına gelmektedir. "Bilgelik en önemli şeydir. O halde onu ele geçirin ve anlamaya çalışın." Bunu başarmak elbette kolay değildir. Burada bahsedilen araştırmalardan çıkan dersleri kendimizdense başkalarına uygulamak çok daha kolaydır (21). İronik bir şekilde insan, kendi beyninin zayıflığı ve kibirliliğine karşı da hassas olduğundan şüphe eden bir varlıktır. (Bu kitabı yazarken kocama daha toleranslı ve anlayışlı bir insan olduğumu hissedip hissetmediğimi sordum. Bana boş gözlerle baktı.)

Şimdi biraz yükselip kendimize yukarıdan bakmaya çalışalım. Beynimizin çeşitli hilelerinin başkalarına ve kendimize zararlı etkilerini -her ne zaman yapabiliyorsak- engelleme sorumluluğumuz bulunmaktadır. Önemli kararlar alırken bizi yoldan çıkarmak üzere yönlendiren etkilere karşı gözlerimizi dört açmalıyız. Karşı fikirlere daha toleranslı olmalıyız ancak dozu da iyi ayarlamalıyız, fazlası bizi "melek" gibi gösterebilir. Arzularımıza, etkilendiklerimize, dikkatimizi dağıtanlara karşı zayıf irademizi desteklemeliyiz. Başkalarını yargılarken stereotiplerin suç ortaklığının basit cazibesine kapılmamalıyız. Asi bilinçdışımızın hareketlerini bilincimizin değerleri ve ilkeleriyle aynı çizgiye getirebilmek için gayret etmeliyiz.

Her şeyden önce, başına buyruk beynimizin çarpıtmalarına ve aldatmalarına karşı sürekli tetikte olmaya çalışmalıyız. Çünkü onlar her zaman bizimle birlikte olacaklardır.

~


* Joie de vivre: Yaşam sevinci. (Fr.) (ç.n.)
** Yazar burada dişçi kelimesinin ingilizce karşılığı olan Dentist kelimesiyle Denis, Denise isimlerinin fonetik benzerlikleri nedeniyle beynimizce daha kolay hatırlanabildiğini vurgulamaktadır, (ç.n.)

7 Kasım 2011 Pazartesi

Yetersiz

Yetersiz olma durumu...
  
Yetersiz olma durumu bir şeyi başarmak için gerekli olan şeylere (güç, yetenek, azim, inanç gibi) sahip olamama durumunu anlatır. Çok çok istemek ama kifayetsiz kalmaktır. Bu bazen hep vardır, bazen belli durumlar karşısında oluşur, bazen de aslında hep var olanı yeni meydana çıkmış sanar şaşırırız. Hep var olan yetersiz olma durumunu fark etmeyebiliriz, ta ki bir işimizi engelleyene kadar. Belki belli belirsiz hissederiz ama baş edilmesi gereken gerçek bir durumla karşılaşana kadar önemsemeyiz bu geçmişten gelen, bizi her yerde takip eden yetersiz olma durumunu. Az çok idare edilebilecek gibidir çünkü. Engellenen iş henüz hayatî değildir. Üstü kapatılır. Başka konularla ilgilenilir, zaten sürekli olarak ilgilenilmesi gereken bir konu bulunur. Ve bütün bunlar fark edilmeden/bilinçsizce yapılır. Zaman içinde bunlar birikir, başka konularla ilgilenme savunmaları bir işe yaramamaya başlar, durumdan kaçılamamaya başlar ya da karşımıza baş edilmesi son derece zor olan ağır bir yas çıkabilir. O zaman bu geçmişten gelen, bizi takip eden yetersiz olma durumu işimizi daha da zorlaştırır. Istırabımızı daha da artırır. Çünkü şimdi geldiğimiz yetişkinlik noktasında o acı ile karşılaşacak ve mücadele edecek donanımda değilizdir. Çünkü bu yetersiz olma durumunun üstünde daha önce durmamışızdır. Bunun nereden kaynaklandığına ve nelerin, hangi çatışmaların, hangi korkuların, hangi terör ve hangi "içselleştirilmiş kötü nesnelerin" bizi arzularımızı sahiplenen ve isteklerimizin arkasında durabilen "yeterli ve kifayetli" bir yetişkin olmaktan alıkoyduğuna bakmamışızdır. Ve aynı zamanda kayıpla mücadele edebilmekten de...

  


Psikanalizin amacı dayanılmaz hale gelmiş bütün acıları azaltmaktır. Bu dayanılmaz acıları azaltmanın yolu geçmişe, mümkün olan en erkene bakmaktan geçer. Bu yetersizlikleri fark ettiğimizde geçmişe bakmayı ne kadar erken ve ne kadar derin yaparsak yeni acılarla baş etmede işimiz o kadar kolaylaşır.

Psikanaliz diğer yandan "unutmama"yı sağlar. Bizim için önemli olan her anının, her arzunun ve her korkunun izini sürmeyi ve bırakmamayı beraberinde getirir. Bunların psişe içine belli bir bütünlük ve anlam içinde yerleşmesine ve sağlamlaşmasına olanak tanır. Yetişkince sahiplenildikten sonra gerçekleşmese bile bütün arzularımıza ne engel olursa olsun sahip çıkmamızı sağlar. Ve gerçek bir kayıp bile olsa o kaybedilenin değerinin sonsuza kadar sürmesine izin verir...


İrem Anlı
'Psikanalize Girişkitabının önsözü..

3 Kasım 2011 Perşembe

Halkın Dilinden Kurtulabilene

Nasrettin Hoca bir gün oğlunu da yanına alarak köye gitmeye karar vermiş. Eşeğine semerini vurmuş, yola çıkmaya hazırlanmış. Oğlu yorulmasın diye onu eşeğe bindirmiş, kendi de yayan olarak eşeğin başını çekip konuşa konuşa gidiyorlarmış. Yolda Hoca'yı yaya, oğlunu eşekte gören bir yolcu:
- Hey gidi zamane gençleri! Ağzının ilmiyle şu ihtiyar babasını yayan yürütüyor da kendisi rahat rahat eşeğe binip gidiyor!
diye söylenmeye başlamış. Bunun üzerine eşeğe binmiş olan oğlu çok üzülmüş:
- Bak baba! Ben sana ısrar etmedim mi, haydi artık, daha ziyade inat etme. İşte eşekte indim, bir daha da binmem. Haydi şu eşeğe bin!
demiş. Bu sefer Hoca eşeğe binmiş, oğlu eşeğin yularından çekerek yola devam ediyorlarmış. Bir hayli yol aldıktan sonra karşılarına birkaç yolcu çıkmış. İçlerinden biri eşeğin sırtında giden Hoca'ya seslenmiş:
- Ayol Hocafendi! Artık senin kemiğin kartlaşmış. Hem işte geldin, gidiyorsun. Bu taze fidanı bu kadar zahmete koşup da bu sıcağın altında yaya yürütmek, onu güneşin sıcağında kavurmak sana yakışır mı?
demiş. Hoca bu sefer oğlunu da eşeğin arkasına bindirmiş. İkisi de ayakları yerden kesilmiş, eşeğin sırtında yollarına devam ederlerken yine yoldan geçen birkaç kişiye rastlamışlar. Bunların içinden birisi:
- Amma insafsızlık ha! Bir eşeğe iki kişi birden biner de uzun yola, sefere çıkar mı? Bakın şu herife; başında sarık var. Bir de hoca olacak!
der. Hoca bu laftan alınır, kızar. Kendi eşekten yere atladığı gibi oğlunu da eşekten indirir. Eşeği önlerine katarak baba-oğul yayan yürümeye başlarlar. Bir hayli daha yol alırlar. Bu sefer yine önlerine birkaç yolcu çıkar. Bunların içinden bir tanesi yayan yürüyen baba-oğula bakarak:
- Allah Allah! Bu ne budalalık. Eşek önlerinde hoplaya zıplaya koşsun da baba-oğul bu sıcakta toza toprağa bulanarak kan ter içinde yayan yürüsünler.. Akıl alacak şey değil. Meğer dünyada ne şaşkın insanlar varmış..
der. Hoca yol boyu bu işittiklerine çok içerlemiş ve kendi kendine:
- Lâkin yahu! Bu halkın dilinden kurtulabilen varsa ona aşkolsun!