Loading
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2011 Perşembe

Gerçekliğin Varlığı

KANITI OLMAYAN GERÇEKLER
John Brockman
kitabından bir bölüm
(kitabın tanıtımı için tıklayın)


Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

cevaplayan
MICHAEL SHERMER
Michael Shermer Skeptic dergisinin yayımcısı, Scientific American 'ın makale yazarı ve 
The Science of Good and Evil [İyi ile Kötünün Bilimi]'nin yazarı.


Gerçekliğin insanî ya da toplumsal yapılardan bağımsız olarak varolduğuna inanıyor, ama bunu kanıtlayamıyorum. Bir yöntem olarak bilim ve bir felsefe olarak natüralizm, bir arada, gerçekliği anlamamız için sahip olduğumuz en iyi aracı oluşturuyorlar. Bilim kümülatif olduğu, kademeli bir şekilde kendi üstüne kendini inşa ettiği için onun aracılığıyla gerçekliği çok daha iyi anlayabilmemiz mümkün. Nihai Doğruluğa ulaşıp ulaşmadığımızı hiçbir zaman bilemeyeceğimiz için, doğaya ait bilgimiz geçicilik özelliğini korumayı sürdürüyor. Bilim insanî bir faaliyet, doğa ise karmaşık ve dinamik olduğu için, hem doğayı, hem de ona dair takribî anlayışımızı en iyi tanımlayan şeyler, bulanık mantık ile fraksiyonlu olasılıklardır. 

Paranormal ya da doğaüstü diye bir şey yoktur; yalnızca normal ve doğal olan ile henüz açıklayamadığımız gizemler vardır. 

Bilimi tüm diğer insanî faaliyetlerden ayıran şey, tüm çıkarımların geçici tabiatına olan inancıdır. Bilime göre bilgi akışkan, kesinlik ise kısa sürelidir. Bilimin sınırlarının özü budur. Aynı zamanda en büyük gücü de budur. Bu kanıtlanması olanaksız nihaî önerme, fazladan üç çözümsüz türevi de üretiyor.

1. Dünya dinlerinin sunduğu türden bir Tanrı, akıllı bir tasarımcı ya da ilahî özelliği olan herhangi bir şey yok. (Gerçi bizden çok daha büyük bir akıl ve güce sahip dünya dışı bir varlık büyük olasılıkla Tanrı'dan ayırt edilemezdi.)

Dünyanın en büyük zihinlerinin ilahî bir varlığın varolup olmadığını kanıtlama veya çürütmeye dair binlerce yıllık girişiminin ardından, konuyla ilgili düşünürler arasında varılan az sayıdaki fikir birliğine bakılırsa, ortaya çıkan en mantıklı sonuç, Tanrı sorusunun asla çözülemeyeceği ve kişinin inanç, inançsızlık ya da şüpheciliğinin nihayetinde rasyonel olmayan bir temele dayalı olduğudur.

2. Evrenin nihaî gidişatı belli olsa da, bizler özgür irade sahibiyiz. 

Entelektüel düşünürler binlerce yıldır, tıpkı Tanrı sorusu gibi, gidişatı belirli bir evrende kendini özgür hissetme paradoksunu da çözüme ulaştırmakta başarısız oldular. Şu an için şöyle düşünebiliriz: Evrenin yapısı öyle karmaşık ki, etkilerin sayısı ile onların birbirleriyle etkileşiminin karmaşıklığı, insan eyleminin önceden kestirilmesini pragmatik olarak imkânsız kılıyor. Onu tam olarak kavrayabileceğimizi düşünmenin ne denli saçma olduğunu görebilmek için, evrenin etkiler ağına belli bir değer atayabiliriz. Yapılan hesaplamalara göre, evrenin uzak geleceğinde bir bilgisayarın, yaşamış olan ya da yaşamış olma ihtimali olan her insanı (yani bir insanı yaratmak için varolan tüm genetik kombinasyonları) birbirleri ve çevreleriyle aralarındaki tüm nedensel etkileşimlerle birlikte sanal bir ortamda yeniden canlandırılabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123 bit (1'in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) belleğe sahip olması gerekiyor. Aklımızın alabileceği herhangi bir gelecekte hiçbir bilgisayarın bu düzeyde bir güce ulaşamayacağını söylemek yeterli. Aynı şekilde, hiçbir insan beyninin buna yaklaşması da mümkün değil.

Bu karmaşıklığın azameti, aslında bir etkisel sınırlılığımız olduğu halde, etki edilmemiş etkileyiciler olarak, özgürce hareket ediyormuşuz hissine kapılmamızı sağlıyor. İnsan eyleminin belirleyicisi olarak, seçimini yapacağımız hiçbir etkiler dizisi eksiksiz olamayacağı için, özgürlük hissi bu etkilere karşı habersizlikten kaynaklanıyor. Bu sınırlar dahilinde özgürmüşüz gibi davranabiliriz. Bu yaklaşımın bize kazandıracağı çok, kaybettireceği az şey var ve yaptıklarımız kişisel sorumluluğu da beraberinde getiriyor.

3. Ahlak ilahî bir emir değil, evrimci ve tarihsel güçlerin doğal bir sonucudur. 

Doğru (örneğin erdemlilik) ya da yanlış (örneğin suç) olanı yapmaya dair ahlakî duygular, insan evriminin doğal bir parçası olarak ortaya çıktılar. Doğru ya da yanlış anlayışı kültürden kültüre değişse de, doğru olanı ya da yanlış olanı yapma duygusu evrenseldir. Evrensel olgular yaygın ve güçlüdür, temelinde ise doğamız itibarı ile ahlaklı ya da ahlaksız, iyi ya da kötü, fedakâr ya da bencil, işbirlikçi ya da rekabetçi, barışçıl ya da kavgacı, erdemli ya da erdemsiz olduğumuz görüşünü barındırır. Bireyler ve gruplar, bu tür evrensel nitelikleri ifade şekilleriyle birbirlerinden ayrılsalar da, hepsi bu niteliklere sahiptir. Çoğu insan, çoğu zaman, çoğu şartlar altında iyidir; kendileri ve başkaları için doğru olanı yapar. Ama bazı insanlar, bazı zamanlarda, bazı şartlar altında kötüdür; kendileri ve başkaları için kötü olanı yaparlar.

Sonuç olarak çoğu insan için, çoğu kültürde, çoğu şartlar altında, çoğu zaman geçerli olan ahlakî prensipler geçici bir süreliğine doğrudur. Son 10.000 yıl içinde bir noktada, dinler ahlakî prensiplerin içine, devletler ise hukuk prensiplerinin içine ahlakî hükümler kodlamaya başladı. 

Özetlemek gerekirse, gerçekliğin varlığına ve bilimin onu anlamak için en iyi yöntem olduğuna; Tanrı'nın varolmadığına; evrenin gidişatının belirli olmasına rağmen bizlerin özgür olduğumuza; ahlakın insanın ve insan topluluklarının uyum sağlama ihtiyacıyla evrildiğine ve nihayetinde tüm varoluşun bilim sayesinde anlaşılabileceğine inanıyor, ama bunu kanıtlayamıyorum.

Tabii yanılıyor da olabilirim...

9 Ağustos 2011 Salı

Kunduz Günü

A weatherman finds himself living the same day over and over again.

2 Ağustos 2011 Salı

Düzen ve Özgürlük Üzerine

Hep birlikte günlük yaşam ilişkilerimize düzen getirip getiremeyeceğimizi araştıracağız, çünkü ilişki toplumdur. Sizinle benim aramdaki, benimle bir başkası arasındaki ilişki toplumun yapısıdır. Başka bir deyişle, ilişki toplumun yapısı ve doğasıdır. Bunu çok yalın bir biçimde ortaya koyuyoruz. İlişkide hiçbir düzen olmadığında –şimdikilerde olmadığı gibi– her hareket çelişkili olmaya ve aynı zamanda çok büyük üzüntü, karmaşa, zarar ve çatışma üretmeye zorunludur. Lütfen yalnızca ben konuşmayayım, gelin bunu sizlerle paylaşalım, çünkü birlikte bir yolculuğa çıkıyoruz, belki de el ele, sevgiyle, saygıyla. Eğer öylece oturup dinlerseniz ya da ders alıyormuş gibiyseniz, korkarım siz ve ben bu yolculuğa birlikte el ele çıkamayız. Öyleyse lütfen kendi zihninizi; kiminle olduğu önemli değil, ister karınızla, ister çocuklarınızla, ister komşunuzla, isterse devletinizle olsun, kendi ilişkinizi inceleyin ve o ilişkide düzen olup olmadığına bakın, çünkü düzen gereklidir, doğruluk gereklidir. Düzen erdemdir; öyle matematiksel, öyle arı ve eksiksizdir ki, biz böyle bir düzenin olup olmadığını bulmaya çalışacağız.

Hiç kimse ilişkisiz yaşayamaz. Dağlara çekilebilir, bir rahip, bir sanyasi olabilir, çöllerde tek başınıza dolaşabilirsiniz, ama ilişkidesinizdir. Bu mutlak olgudan kaçamazsınız. So­yutlanırsanız var olamazsınız. Zihniniz soyutlanarak var ol­duğunu ya da bir soyutlanma hali ortaya çıkardığını sana­bilir, ama bu soyutlanmada bile ilişkidesinizdir. Yaşam iliş­kidir, yaşamak ilişkidir. Siz ve ben çevremize bir duvar örmüşsek ve o duvarın üstünden dışarıya ara sıra göz atıyor­sak yaşayamayız. Bilinçsizce, derinden, o duvarın altından ilişkideyizdir. İlişkinin bu noktasına çok dikkat ettiğimizi pek sanmıyorum. Sizin kitaplarınız ilişkiden söz etmezler; onlar Tanrı, ibadet, yöntemler, nasıl nefes alınacağı, şunu ya da bunu yapıp yapmamanız gerektiği hakkında konu­şurlar, ama bana söylenen ilişkiden hiç söz edilmediği.

İlişki tıpkı özgürlükte olduğu gibi sorumluluk gerektirir. Bağlı olmak yaşamaktır; yaşamdır; varoluştur. Eğer ilişkide bir düzensizlik varsa, bütün toplumumuz, kültürümüz, tıp­kı şu anda olduğu gibi parçalara ayrılır.

Öyleyse düzen nedir, özgürlük nedir, ilişki nedir? Düzensiz­lik nedir? Çünkü eğer zihin neyin düzensizlik oluşturduğu­nu derinden, içten anlarsa, o içgörüden, o farkındalıktan, o gözlemden doğal olarak düzen oluşur. Bu, olması gereken bir düzen modeli değil, bizim içinde büyüdüğümüz, din aracılığıyla, kültür aracılığıyla kurulmuş olan düzenin ne ol­ması gerektiği ya da ne olduğudur. İster kültürel, toplum­sal, yasal bir düzen olsun, isterse dinsel bir düzen olsun, zihin o düzene, bir toplumsal hareket ya da belirli liderler ta­rafından kurulan bir modele boyun eğmeye çalışmıştır. Bu, bana göre düzen değildir, çünkü içinde uygunluk vardır ve uygunluğun olduğu yerde düzensizlik vardır. Nerede yet­kenin kabulü, nerede karşılaştırmalı varoluş, başka bir de­yişle, kendini bir başkasıyla karşılaştırma, ölçme varsa, ora­da düzensizlik vardır. Sizlere bunun nedenini açıklayayım.

Zihninizin neden uygunluk gösterdiğini kendinize hiç sor­dunuz mu? Bir modele uyduğunuzun farkında mısınız? Ne tür bir model olduğu önemli değil, kendiniz için bir model oluşturmuş olmanız ya da o modelin sizin için kurulu ol­ması da. Neden hep uygunluk gösterirsiniz? Kuşkusuz uy­gunluğun olduğu yerde özgürlük olamaz. Ama zihin her zaman özgürlüğü arar –ne kadar zeki, ne kadar duyarlı ve bilinçliyse, istek de o kadar artar. Zihin uyar, öykünür, çünkü bir modeli izlemede, uygunlukta daha çok güven bulur. Bu apaçık bir olgudur. Toplumsal olan her şeyi yaparsınız, çünkü uymak daha iyidir. Yurtdışında eğitim almış olabilir­siniz, olağanüstü bir bilim adamı, siyasetçi olabilirsiniz, ama eğer tapınaklara gitmez ya da size yapmanız söylenen sıra­dan şeyleri yapmazsanız, kötü bir şeylerin olacağına ilişkin gizli bir korku duyar ve böylece uygunluk gösterirsiniz: Uy­gunluk gösteren bir zihne ne olur? Bunu lütfen sorgulayın. Uygunluk gösterdiğinizde zihninize ne olur? Her şeyden önce burada özgürlüğün, algının, bağımsız sorgulamanın tamamıyla yadsınması söz konusudur. Uygunluk gösterdiğinizde korku vardır. Öyle değil mi? Çocukluktan başlaya­rak zihin sınavlardan geçmek, bir diploma sahibi olmak, eğer şanslıysa bir iş bulmak ve evlenmek gibi toplumun kurmuş olduğu bir modele uymak, öykünmek üzere eğitil­miştir. O modeli kabul edersiniz ve onun dışına çıkmaya korkarsınız.

Öyleyse siz içten içe özgürlüğü yadsır, ondan korkar, orta­ya çıkarmak, araştırmak, sorgulamak, sormak için özgür olmadığınız duygusuna kapılırsınız. Dolayısıyla bu, ilişkileri­mizde düzensizlik oluşturur. Bununla derinden ilgilenme­ye, gerçek bir içgörü sahibi olmaya, bunun hakikatini gör­meye çalışıyoruz; zihni özgür kılan, birkaç uygulama ya da sorgulama değil, 'olan'ın gerçek algılanışı anlamına gelen hakikatin algılanışıdır.

Korkuyla, uygunlukla, bir karşılaştırma olan ölçümle ilişki­lerimize hem içten hem de dıştan düzensizlik getiririz. Her ne kadar yakın olursak olalım, ilişkilerimiz yalnızca birbiri­miz arasında değil, dışarıdan bakıldığında da bir düzensiz­lik içindedir. Eğer o düzensizliği açıkça görürsek –yalnızca dış anlamda değil, kendi içimizde derinden onun bütün yönlerini görürsek– bu kavrayıştan düzen ortaya çıkar. Böylece bize yüklenmiş bir düzene göre yaşamak zorunda kalmayız. Düzenin hiçbir modeli yoktur; düzen bir kopya değildir, düzensizliğin ne olduğunun kavranmasıyla ortaya çıkar. Bir ilişkide düzensizliği ne kadar iyi anlarsanız, dü­zen o kadar olağanüstü olur. Öyleyse şimdi birbirimizle olan ilişkimizin ne olduğunu bulmamız gerekiyor.

Birbirinizle olan ilişkiniz nedir? Herhangi bir ilişkiniz var mı, yoksa ilişkiniz geçmişinizle mi? Geçmiş, bütün imgele­ri, deneyimi, bilgisiyle sizin ilişki diye adlandırdığınız şeyi oluşturur. Ama ilişkide bilgi düzensizliğe neden olur. Ben sizinle ilişkideyim;  sizin oğlunuz, babanız, karınız, kocanızım diyelim. Birlikte yaşamışız, siz beni incitmişsiniz, ben sizi incitmişim. Başımın etini yemişsiniz, kabalık etmiş, be­ni dövmüş, arkamdan konuşmuş ya da yüzüme ağır şeyler söylemişsiniz. Böylece sizinle on yıl ya da iki gün birlikte yaşamışım ve o acılar, tedirginlikler, cinsel hazlar, can sıkıntılar, acı sözler bende anı olarak kalmış. Bunlar anıları saklayan beyin hücrelerime kaydolur. Dolayısıyla sizinle olan ilişkim geçmiş üzerine kuruludur. Geçmiş benim yaşamımdır. Eğer gözlemlerseniz, zihninizin, yaşamınızın, davranışlarınızın nasıl geçmişe bağlı olduğunu göreceksiniz. Geçmi­şe bağlı olan bir ilişki düzensizlik yaratmaya zorunludur. Başka bir deyişle, bir ilişki hakkında bildikleriniz düzensiz­liği de beraberinde getirir. Eğer beni incitmişseniz, ben bu­nu anımsarım; siz beni dün ya da bir hafta önce incitmişse­niz, bu benim zihnimde kalır, bu benim sizin hakkınızdaki bildiklerimdir. Bu bilgi ilişkiyi engeller; ilişkideki bu bilgi düzensizlik doğurur. Öyleyse soru şu:Beni incittiğinizde, övdüğünüzde ya da utandırdığınızda, zihin bunu o anda kaydetmeden silip atabilir mi? Bunu hiç denediniz mi?

Diyelim, dün birisi bana hiç de doğru olmayan oldukça acı şeyler söyledi ve onun söyledikleri kaydoldu. Zihin o kişi­yi o kayıtla belirler ve ona göre hareket eder. Bir ilişkide zi­hin o sövgüyle, o acı sözcüklerle, o doğru olmayan şeyler­le hareket ettiğinde, bu bilgiler ilişkiye düzensizlik getirir. Öyle değil mi? Peki zihin sövüldüğü ya da övüldüğü anda nasıl kayda geçmeyebilir? Çünkü benim için yaşamdaki en önemli şey ilişkidir. İlişki olmadığında düzensizlik vardır. Düzenin, matematiksel düzenin en ileri biçimi olan eksik­siz bir düzenin içinde yaşayan bir zihin, bir dakika için bi­le olsa üzerine düzensizliğin gölgesinin düşmesine izin ver­mez. O düzensizlik, zihin ilişkideki geçmiş bilgilere daya­narak hareket ettiğinde ortaya çıkar. Öyleyse zihin nasıl olacak da sövgüyü ya da övgüyü olduğu gibi kaydetmeye­cek, ama yapıldığını bilecektir?Yapıldığını bilip kaydetmeyebilir ve böylelikle ilişkide temiz, sağlıklı ve bütünsel ka­labilir mi?

Bununla ilgileniyor musunuz? Eğer gerçekten ilgileniyorsa­nız, bu yaşamdaki en büyük sorun, bir ilişkide yaşamın zi­hin hiç incinmeden, bozulmadan nasıl geçeceğidir. Şimdi sizce buna olanak var mıdır? Olanaksız bir soru ortaya koy­duk. Olanaksız bir soru ve biz olanaksız yanıtı bulmak zo­rundayız. Çünkü olanaklı yanıt sıradandır, çoktan verilmiş­tir; ama eğer olanaksızı sorarsanız, zihin yanıtı bulmak zo­rundadır. Zihin bunu yapabilir mi? İşte bu sevgidir. Hiçbir sövgüyü, hiçbir övgüyü kaydetmeyen zihin, sevginin ne ol­duğunu bilir.

Zihin hiç ama hiç, kesinlikle hiçbir zaman sövgüyü ya da övgüyü kaydetmeyebilir mi? Bu olanaklı mıdır? Eğer zihin buna yanıt bulabilirse, ilişki sorununu çözmüştür. Biz ilişki içinde yaşarız. İlişki soyut değil, günlük bir yaşam olgusu­dur. İşyerinize gidin gelin, karınızla sevişin ya da tartışın, hep ilişkidesinizdir. Eğer o ilişkide, siz ve bir başkası ara­sında ya da siz ve başkaları arasında bir düzen yoksa, enin­de sonunda düzensizlik oluşturacak bir kültür yaratırsınız –tıpkı şu anda olduğu gibi. Öyleyse düzen kesinlikle gerek­lidir. Bunu bulmak için zihin, her ne kadar sövülmüş, incin­miş, kaba davranışlara uğramış, acı sözler işitmiş olsa da, bunları bir saniye bile olsa tutmayabilir mi? Çünkü tuttuğunuz anda çoktan kaydolmuş ve zihin hücrelerinde bir iz bı­rakmıştır. Sorunun ne kadar zor olduğuna bakın. Zihin ta­mamıyla saf kalacak biçimde bunu yapabilir mi? Saf bir zi­hin demek incinmeyen bir zihin demektir. Çünkü incinme­yen bir zihin, bir başkasını da incitmeyecektir. Peki bu ola­naklı mıdır? Etkinin, olayın, kötülüğün, güvensizliğin her biçimi zihne atılır. Zihin bunları hiç kaydetmeyebilir ve böylece çok saf, çok temiz kalabilir mi? Bunu hep birlikte bulacağız.

Bu konuya sevginin ne olduğunu sorarak girelim. Sevgi dü­şüncenin ürünü müdür? Sevgi zamanın alanı içinde midir? Sevgi haz mıdır? İşlenebilen, uygulanabilen, düşünceyle kurulabilen bir şey midir? Bunu sorgularken şu soru yanıtlanmalıdır: Sevgi, cinsel ya da başka herhangi türde bir haz mıdır? Zihinlerimiz sürekli hazzın peşindedir: Dün iyi bir yemek yediysem, o yemeğin hazzı kaydedilir, daha çoğunu isterim, daha iyi bir yemek ya da yarın da aynı tür bir ye­mek isterim. Günbatımından ya da yaprakların ardındaki ay'ı seyretmekten, açık denizlerde bir dalga görmekten büyük tat alırım. O güzellik büyük tat verir ve bu büyük bir hazdır. Zihin onu kaydeder, onun yinelenmesini ister. Düşünce cinsellik hakkında düşünür, onun yinelenmesini ister ve siz buna sevgi dersiniz, öyle değil mi? Cinsellik hakkın­da konuştuğumuzda utanmayın. Cinsellik yaşamınızın bir parçasıdır. Onu gizlenecek bir şey haline getirdiniz, çünkü bir tek cinsel özgürlüğün dışındaki her türlü özgürlüğü yadsıdınız.

Öyleyse sevgi haz mıdır? Hazzın düşünceyle oluşturulduğu gibi, sevgi de düşünceyle mi oluşturulmuştur? Sevgi kıs­kançlık mıdır? Kıskanç, açgözlü, hırslı, vahşi, boyun eğen, uygunluk gösteren, tamamıyla düzensizlik içinde olan biri sevebilir mi? Öyleyse nedir sevgi? Açıkça görülüyor ki, bun­ların hiçbiri değil. Sevgi haz değildir. Lütfen hazzın önemini anlayın. Haz düşünceyle güçlenir, bu nedenle düşünce sevgi değildir. Düşünce sevgiyi geliştiremez. Düşünce tıpkı korkuda olduğu gibi haz arayışını besler, ama sevgi yarata­maz ya da oluşturamaz. Bunun hakikati görün. O zaman hırsınızı, açgözlülüğünüzü bir yana atacaksınız. Olumsuzlama yoluyla en olumlu ve en olağanüstü şey olan sevgiye ulaşacaksınız.

Bir ilişkideki düzensizlik o ilişkide hiç sevgi olmadığı anla­mına gelir ve düzensizlik uygunluk gösterme söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Öyleyse hazzın belirli bir modeli­ne uyan bir zihin, sevginin ne olduğunu hiçbir zaman bile­mez. Düzensizliğin bütün gelişimini anlamış olan bir zihin sonunda 'erdem' denen bir düzene ve dolayısıyla sevgiye varır. Bu sizin yaşamınız, benim değil. Eğer bu biçimde ya­şamazsanız, çok mutsuz olursunuz, toplumsal düzensizlik içinde hapsolur ve o akıntıda sonsuza dek sürüklenirsiniz. Sevginin, düzenin ne olduğunu bilen, yalnızca o akıntıdan kurtulan kişidir.

Jiddu Krishnamurti


Varoluşçu Psikoterapi



Varoluşçu Psikoterapi
Irvin Yalom

Çeviren: Zeliha İyidoğan Babayiğit 
Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2001
768 sayfa

Varoluşçu terapi çeşitli biçimler altında dünya çapında uygulanmaktadır. Ama Yalom'a kadar tutarlı bir bütün olarak ele alınmamış ve nasıl işe yaradığı değerlendirilmemişti. Irvin Yalom, yaşamsal dört temel kaygıyı -ölüm, özgürlük, varoluşsal yalıtım ve anlamsızlık- ele alarak bizi bunlarla yüzleşmeye çağırıyor. Bu kaygıların kişilikte ve psikopatolojide nasıl ortaya çıktıklarını ve bilgimizin bunları aşmada nasıl yardımcı olacağını gösteriyor. Klinik deneyimleri, büyük felsefe ve edebiyat yapıtlarını iç içe dokuyan Varoluşçu Psikoterapi yepyeni kapılar açıyor.


'Bu mükemmel kitabın varoluşçu psikoterapiyi inceleyenler ve bütün klinikçiler için bir klasik olacağına inanıyorum.
Ama onu yalnızca psikiyatrist ve psikologlarla sınırlamak bir hata olur - 
insanların neyi neden yaptığıyla ilgilenen herkes bu kitabı okumalıdır.'
- Rollo May

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Risk

Gülmek, "SAF" denme riskini göze almaktır,
Ağlamak ise, "DUYGUSAL" görünme riskini... 
Birine yakınlaşmak, "KENDİNİ KAPTIRMA" riskini 
Duygularını açmak, "KENDİNİ ORTAYA KOYMA" riskini almaktır, 
Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise, "ONLARI BAŞKASINA KAPTIRMA" riskini.. 
Sevmek, "KARŞILIK GÖREMEME" riskini 
Yaşamak ise, "ÖLME" riskini göze almaktır. 
Umutlanmak, "HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA" riskini 
Çabalamak ise, "BAŞARISIZ OLMA" riskini göze almaktır...

Ama riskler yaşanmalıdır, çünkü hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır. Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez. Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken, bedelini özgürlüğünü kaybederek öder. Sadece riski göze alabilen kişi hürdür. 

Leo F. Buscaglia


Tavır

İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir.
Jean Paul Sartre


19 Temmuz 2011 Salı

Reklamlar Bilinçaltımıza Nasıl Yerleşiyor?

Reklamlar Bilinçaltımıza Nasıl Yerleşiyor?: "'Bir reklam ajansından iki kişiyi, alışılmadık bir görev vermek üzere gizli bir yere davet ettim. Reklamcılar ikna etme ustalarıdırlar, res..."

Görünmezlik Yüzüğü

"İNSAN OTORİTEYE MUHTAÇ MIDIR?"

Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takanı görünmez yapan bir yüzüktür bu. Görünmez yapar yapmasına ama öte yandan kötülerin sizin yerinizi bulmasına da önayak olur. Fakat öyle bir çekiciliği vardır ki takmadan edilmez. Yüzüğü, yapıcısı Sauron'dan ilk alan insan Isildur'un hayatı kararır. Gollum bu uğurda Hobbitlikten çıkar, Bilbo gençliğini tüketir, savaşçı Boromir Frodo'ya saldırmaya kalkar, Bilbo'nun yeğeni Frodo en yakın arkadaşını bile silip atar. Bu yüzüğe karşı çıkan pek olamamıştır. Ormanların güçlü kraliçesi Galadriel yüzüğü arzulamış ancak nefsine hâkim olarak yüzüğü Frodo'dan almamıştır. Alsa zaten aşırı güçlü olan Galadriel'i durduracak hiçbir kuvvet kalmayacakken o, bu olayı büyük bir sınav olarak değerlendirir.Yüzüklerin Efendisi'ndeki en ilginç karakterlerden birisi de Frodo'nun hem yardımcısı hem de en yakın arkadaşı olan Sam'dir. (İsminin uzun hali Samwise Gamgee'dir. “Wise” İngilizcede bilge demektir. Tolkien bu kelime oyununu muhtemelen kasıtlı yapmıştır.) Sam, bir süre yüzüğü taşımasına rağmen onu sürekli takmaz, çok lüzumlu olduğu zamanlarda taktıktan sonra çıkartmasını bilir, yardımcılıktan büyük bir güç olmaya gidebilecekken bu fırsatı, onu başından savan Frodo'yu canını dişine takarak kurtarmak için kullanır; yüzüğün cazibesi ve gittikçe artan ağırlığı Sam'e işlemez. Önemli bir karakter ve ileride kral olacak Aragorn da bu yüzüğe tamah etmez. Başlarda yüzüğü ona kendi isteğiyle vermeye kalktığında, Frodo'nun elini nazikçe kapatarak yüzüğü reddeder.

Bu ayrıntılar Platon'un Devlet'indeki Gyges'in Yüzüğü'yle ilgili kısmı hatırlatıyor. (Yüzüklerin Efendisi genel olarak Kelt mitolojisinden esinlense de evrensel olan bu konular dünyanın çeşitli yerlerindeki mitolojilerde de geçiyor.) “Gyges, Lydia kralının hizmetinde bir çobanmış, günün birinde bir sağanak ve bir deprem yüzünden yer çatlamış, hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılmış. Bunu görünce, şaşakalan çoban, yarığın içine inmiş ve orada görülmedik birçok güzel şey arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görmüş. Eğilip içine bakmış atın, insan boyundan büyük bir ölü görmüş; ölünün parmağındaki altın yüzükten başka bir şeyi yokmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar, her ay sonunda olduğu gibi, krala hesap vermek için toplandıklarında, Gyges bu toplantıya parmağında yüzükle gelmiş. Otururlarken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içinde çevirmiş. Bunu yapar yapmaz da yanında oturanlar kendisini görmez olmuşlar, nereye gitti diye soruşturmaya başlamışlar. Şaşakalmış herkes. Yüzükle oynarken taşı çevirince gene göze görünür olmuş. Böylece işi çakan Gyges, yüzüğün tılsımını denemiş, bakmış ki, yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünüyor. Bunun üzerine saraya girenlerin arasına katılmanın yolunu bulmuş. Sarayda kralın karısını baştan çıkarmış, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçmiş.” (Devlet'in sonlarında ayrıca Hades'in miğferinin de adı geçer. Bu miğfer de ismi zaten “görünmez” anlamına gelen yeraltı tanrısı Hades'i görünmez yapar.)


Engellemeler ortadan kalktığında insanlar neden olduğundan farklı davranır?

Peki, zaten uzun uzun anlatılmış bu hikâyelerden burada bir daha bahsetmenin ne anlamı var? Masallar ve efsaneler büyülü anlatımları bir kenara konulduğunda, özlerinde insan doğasına ilişkin çok çarpıcı tespitlerde bulunurlar aslında. Şimdi bir düşünün. Böyle bir yüzük buldunuz. İster takıp çıkarınca, ister döndürünce sizi görünmez yaptığını öğrendiniz. Görünürde eylemlerinizi kısıtlayacak hiçbir engel kalmadı. Ne yapardınız? Gollum veya Gyges'in mi yoksa Sam veya Aragorn'un yaptığını mı?

Çoğumuzun “fırsattan istifade” edeceği kesin gibi. Kimimiz hiç ihtiyacımız olmasa da çalacak, hatta diğer insanların canına kastedecek, kimimiz sadece ihtiyacı kadarını çaktırmadan alacak ve durmasını bilecek, kimimiz ise elinde böyle bir fırsat olmasına rağmen durumdan faydalanmaya çalışmayacaktır. Peki bu çeşitlilik neden? Cevap insan doğasında yatıyor olabilir mi? Peki ama insanlar doğuştan iyi de sonra öğrenerek mi bu hale geliyorlar ya da doğuştan kötüler fakat iyi olmayı öğreniyorlar ve öyle davranıyorlar? Yoksa insan doğası hem iyiyi hem de kötüyü barındırıyor da bunlardan birisi ileride şartlara göre daha mı ağır basıyor?

Bu sorun insanlık kendini bildi bileli var. Çeşitliliğe bakılırsa Platon'un Devlet'te bahsettiği ve Doğu felsefelerinin de varsaydığı üzere insanda iyi ve kötü bir arada. Sadece iyi veya sadece kötü olmak mümkün değil. Bir kişide bunlardan hangisinin ağır basacağını büyük ölçüde dış dünya; diğer insanlar, aile çevresi, deneyimler, eğitim belirliyor. Tabii ki bir insan kendi iradesiyle iyi veya kötü olmayı seçebilir; ancak bunun kendi özgür seçimi olduğunu nasıl belirleyeceğiz? Bu dış kuvvetlere, daha doğrusu bizim dışımızdaki insanlara, aileye, topluma “otorite” dediğimizi varsayalım. Otorite ve otoritenin yaptırımları (kanun, gelenek, görenek ve belki vicdan), yani engellemeler ortadan kalktığında insanlar neden olduğundan farklı davranır?

Sineklerin Tanrısı'nda ıssız adaya düşen çocuklardan birisi olan Roger, küçüklerden birini taşlamak ister. Fakat önce onun etrafına küçük küçük taşlar atar. Etrafta hâlâ ona kızacak büyükler olacağının etkisinden kurtulamamıştır. Başka bir taş alır, bu sefer daha yakına atar. Onun önüne geçecek, onu cezalandıracak bir otorite figürü olmadığına ikna olduğunda taşı diğer çocuğun tam üstüne fırlatır. (İleride işi daha da büyütür.) Sineklerin Tanrısı, masum varsaydığımız çocukların yetişkinler olmadığında nasıl canavarlaştığını anlatır. Bu, insan doğası hakkında eşsiz ayrıntılardan bahsetse de kurgusal bir yapıt olması ve gerçekle örtüşürlüğü açısından eleştirilebilir.


Otorite insan davranışlarında belirleyici rol oynuyor

Bizzat Stanley Milgram tarafından gerçekleştirilen psikolojik bir deney daha aydınlatıcı bir örnek olabilir: Milgram Deneyi, sosyal psikolojide sık sık adı geçen ve yer yer etik açıdan hatalı olduğu iddia edilen bir sosyal psikoloji deneyidir. Milgram, İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudi Soykırımı'nda rol alan herkesin Nazi taraftarlığıyla suçlanıp suçlanamayacağından merakla yola çıkarak insanların bir otoriteye itaat etmedeki istekliliklerini ölçen bir dizi deney yapar. Gazete ilanları ve posta yoluyla rastgele ve çeşitli olarak seçilen insanlara, üniversitede güya cezalandırmanın öğrenme üzerine etkisine dair deneyler yapacağı söylenir. Bir öğretmen, bir de öğrenci olacaktır. Bu rollerin kurayla belirleneceği söylenir ama her denek (onlar farkında olmadan) öğretmen yapılır. Öğretmen, öğrenciye kelime çifti öğretecek ve yanlış yaptığında önündeki kumanda panelinde 15 Volt'tan başlayıp 450 Volt'a kadar 15 birim aralıklı olan elektrik akımlarını öğrenciye yaptığı her yanlışta bir birim yükselterek verecektir. Öğretmenin göremediği öğrenciyse aslında Milgram'ın asistanıdır ve tabii elektriğe bağlı değildir. Aslen teypten gelen ses, voltaj arttıkça inlemeye, yalvarmaya ve bağırmaya dönüşüyordur. Ruh hastası olmadıkları halde 40 denekten 24 tanesi 450 Volt'a kadar çıkmışlardır. Sonuçlar ülkeler arası biraz farklı çıkmış, cinsiyetler arasında kayda değer bir fark bulunamamıştır. Binanın ciddiyetinin, otoritenin yakınlığının azaldığı durumlarda itaat oranı da azalmış. Deneklerin deneye toplu halde katıldıkları bazı deneylerde şok vermeyi reddedenler sayesinde itaat %10'lara kadar düşmüştür. (İtiraz oranının genelde eğitimle arttığı da görülmüştür.) Deneklerin çoğu deneyde çektikleri sıkıntılara ve sonradan öğrendikleri gerçeğe rağmen deney sonrası şüphelenilenin aksine acı çekmemişler ve öğrendiklerinden dolayı Milgram'a teşekkür etmişlerdir.

Milgram'ın deneyi gösteriyor ki otorite insan davranışlarında belirleyici rol oynuyor. İnsanlar kararlarını çoğu zaman otoriteye devrediyorlar ve onun yerine davranış sergiliyorlar. Ama buna karşı çıkan bir kişi bile olsa sonuçta büyük değişiklik meydana getirebiliyor. Hem bireysel hem de toplumsal yönleri olan Görünmezlik Yüzüğü meselesi de insanların otoriteden muaf olduklarında yapabileceklerini gözler önüne seriyor.

Tekrar en başa dönelim. Bir Görünmezlik Yüzüğümüz var. Takınca görünmez oluyoruz ve istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz. Hemen suç, yasak sayılan şeyleri mi yapmaya yöneliriz? Mesela hırsızlık, tecavüz, cinayet… Ya da diyelim ki zor durumdayız ve sadece yiyecek çalıyoruz. Yüzüğü çıkardıktan sonra bundan pişman olmalı mıyız? Ya da muhtemel “enayi” damgası yiyecek olmamıza rağmen hiçbir şekilde daha önce davrandığımızın aksine hiçbir davranış sergilemiyoruz. Bunu kendi hür irademizle mi yapıyoruz yoksa otoritenin yokluğunda bile ondan öğrendiklerimiz bizim eylemlerimize şekil veriyor?
Son durumda otoritenin yokluğunun Sineklerin Tanrısı'ndaki gibi yokluğunun kademe kademe fark edilmesiyle davranışlarda farklılaşma meydana geliyorsa önceden gerçekleştirilen eylemlerin hür iradeye değil dışarıdan bir engellenmeye bağlı olduğu anlaşılabilir. Otorite olmadan da “iyi” addedilen davranışlara devam ediliyorsa o zaman bir seçimden söz edilebilir belki. Ama bu kişi zaten özgür seçimler yapıyorsa Milgram'ın deneyine katıldığında itiraz edenler arasında bulunması da muhtemel olacaktır.


Otorite insanları öylece başıboş bırakmaz

İnsanların büyük bir kısmının tercih edeceği ilk yönelimde aslında bizi şaşırtan bir şey yok. Kötü biri ya da kötülüğün ağır bastığı birisi bunu zaten bir yüzük takmaya gereksinim duymaksızın gerçekleştirecektir. Yüzük takınca o zamana kadarki engellemelerinden kurtulan “iyi” varsayılan insanların suça, ahlaksızlığa yönelmesi de bir açıdan normal. O zamana kadar bir toplum içinde yaşadığı için onun kurallarına ve kurumlarına itaat etmek durumundayken yüzüğü takıp “bağımsız” bir birey olarak hareket etmeye başladığında insan, elbet farklı davranacaktır. Bu durumda yaptıklarına iyi veya kötü demek de belki yanlış olur. Kime ve neye göre? (Ayrıca otoritenin yokluğuna alışıldıktan sonra olumsuz addedilen davranışlarda azalma da yaşanabilir, belki de yeni bir otorite oluşturulur.)

Normal şartlarda hayatını devam ettirebilmesi için edinmesi gereken şeyleri edindiği için otoritenin yokluğunu fırsat bilene ne denilebilir? Bu insan bireysel açıdan kötü olduğunu düşündüğü bir şeyi yapıyor ama toplumsal açıdan da (kanun vs haricinde, manevi olarak) kötü sayılabilir mi? Bisiklet Hırsızları filmindeki baba, zar zor edindiği işe gidip gelmesi için sahip olması şart olan bisikletini çaldırdığında, yenisini alacak gücü olmadığı için, kimse onu görmezken başkasının bisikletini çalmakta haksız mıdır? (Filmde baba önce bisikletini bulsunlar diye polise gitmiştir ancak o kadar çok hırsızlık olayı olmaktadır ki polis yardım etmeye çalışmaz bile.) Kısa da olsa bahsetmek gerekirse Hegel'in bu duruma muhtemel bir yanıtı olacaktır: Bisikleti çalan da, bisikleti çalınan da mağdurdur (sonuçta onun da hakkı elinden alınmıştır) ama mağduriyet seviyeleri farklıdır. Burada da muhtemelen bisikleti çalan daha mağdurdur.



Otorite ve iktidar deyince biraz Foucault'ya da değinmeden olmaz. Foucault, iktidarı salt kötü olarak değerlendirmez. Ona göre, bireyler özgürlüklerini halihazırda bulunan iktidar içerisinde tanımlarlar. Bu da “normalleştirilmiş” olduklarını gösterir. “Normalleştirme: iktidarın, bireyleri doğruluk oyununa sokarak normal olmayan olarak görülen bireyleri toplumun geneline uydurma işlemidir.” Yani bireyler mevcut otoriteyi kabul ederler, kendilerini ona göre şekillendirirler, sonra da otorite içindeki sınırlı özgürlüklerini sürdürmeye devam ederler. Ancak otorite insanları öylece başıboş bırakmaz. Bir çeşit cezalandırma (ve ödüllendirme) sistemi koyar. Bununla normalin dışına çıkmaya yeltenen bireyleri genelin içine çeker ya da o bireylerden ibret yoluyla diğer bireylerin çizgiyi aşmamasını sağlar. Milgram'ın deneyinde otoriteyi sorgusuz sualsiz kabul eden bireyler için cezalandırma gerekmemiştir bile. Sineklerin Tanrısı'nda otorite kalkınca çocuklar “özlerine dönmüş” ama kendi içlerinde biri iyi diğeri kötü sayılabilecek iki otorite oluşturmuşlardır yeniden. Bisiklet Hırsızları'nda baba İkinci Dünya Savaşı'nın İtalya'da yarattığı otorite boşluğunun mağdurudur; birisi onun bisikletini çalar, o da bir başkasınınkini.


Farklı insanlar, farklı engellenmeler, farklı sonuçlar

Hegel bireysel özgürlüklerin Geist'ın (ruh, zamanın ruhu) tecelli ettiği devlete bireysel özgürlüklerin tesliminin mutlak özgürlük için gerekli olduğunu savunur. Ona göre, otoritenin olmadığı durumlarda insanlar daha özgür değillerdir. Yani insan otoriteye muhtaç mıdır? (Sonradan yerleştiği adada oranın yerlisi Cuma'yı hizmetlisi yapmasını saymazsak) Robinson Crusoe gibi yaşamak mümkün değil midir? Unutmamak gerekir ki Robinson tek başınadır. Günümüzde bu neredeyse ütopik bir deneyimdir. Toplu halde yaşamak, toplum mudur otoriteyi meydana getiren?

Otoriteyi sorgulamayanlardan ziyade sorgulayanları açıklamak daha zor gibi. Otorite mevcutken ve kendini hissettirirken bunu bazıları, mesela Samwise Gamgee gibi, nasıl reddedebilir? Hegel, bu insanların aslında Geist'ı içselleştiremediklerini, o yüzden özgür olamadıklarını savunur. Yani bir nevi birey kaynaklı bir sorundur. Platon'un Devlet'indeyse böyle bir karşı çıkıştan yöneticilerin Formları (kısaca fiziksel dünyanın dışındaki mutlak değerler demekte sakınca yoktur umarım) iyi uygulayamamasını sorumlu tutar. Karşı çıkanları doğrudan (en azından birey bazında) haklı bulmaz ama öte yandan neredeyse öyle bir yönetimin buna müstahak olduğunu anlatarak bunu meşrulaştırır. Belki de sonuç olarak şu savunulabilir: Doğduğumuz andan itibaren bir otoriteye maruz kalırız; ancak bu, (karşı çıkanların haklı ya da haksız olması bir yana) onun hiç sorgulanmayacağı anlamına gelmez. Yüzüklerin Efendisi'nde sıkça değinilen ama Gyges'in hikâyesinin bittiği yerden erişilemeyen bir de soru düşüyor insanın aklına: Platon'un şikâyet ettiği türden bir yönetime karşı gelen birisi, genelin durumunu düzeltmek için yüzüğü şahsi çıkarları dışında kullanamaz mı?

İnsanlık tarihi boyunca cevabı tam olarak bulunamamış bir sorunun yanıtını bu kısa yazıda da bulmak pek mümkün değil. Zaten ilerledikçe yanıtlardan çok, sorular artıyor. En azından fikir sahibi olabildiğimiz bazı hususlar var. Her insanın doğası birbirinin aynısı değil, daha doğrusu sırf iyi ya da sırf kötü insanlar muhtemelen yok. Aynı durumlar farklı insanların farklı davranışlarına yol açıyor. Bu farklı doğadaki insanlar birleşip toplumu meydana getirdiklerinde insan doğasının boyutu değişiyor. Toplumun getirdiği maddi ve manevi yaptırımlar, dışsal bir otorite doğduğu andan itibaren insan doğasına şekil veriyor. Farklı insanlar, farklı engellenmeler, farklı sonuçlar. Aslında neyin insan doğası, neyin sonradan öğrenilmiş olduğunu belki de hiç ayırt edemeyeceğiz. Tabii bir Görünmezlik Yüzüğümüz olmazsa…

"Görünmezlik Yüzüğü"
Yazar: Tuğçe Ayteş
Kaynak: Mavi Melek Resimli Edebiyat Dergisi

12 Temmuz 2011 Salı

Özgür olmak



ÖZGÜR OLMAK

Asla Başkalarının senin ne olduğun hakkında söylediklerine kulak asma, daima nasıl olmak istediğin hakkında kendi iç sesini dinle. Aksi takdirde bütün hayatını boşa harcarsın. Unutma iç sesine karşı doğru ol. Seni tehlikeye atabilir, git tehlikeye atıl, ama iç sesine karşı doğru kal. İşte o zaman içsel doyumla dans edebileceğin gün gelebilir.

Daima bak; ilk şey varlığındır ve başkalarının senin etkilemesine ve kontrol etmesine izin verme. Bunu yapmak isteyecek çok kişi vardır; Herkes seni kontrol etmeye hazırdır, herkes seni değiştirmeye hazırdır, herkes sana istemediğin bir yön vermeye hazırdır. Herkes sana bir hayat rehberi verir. Ama bu rehber senin içinde vardır; sen onun mavi kopyasını taşıyorsun.

Özgür olmak, kendine karşı doğru olmaktır. Özgür olmak çok çok tehlikeli bir fenomendir. Çok az insan bunu yapabilir. Ama insanlar bunu ne zaman yapsalar, başarırlar. Öyle büyük bir güzelliğe, öyle bir lutüf, öyle bir tatmine ulaşırlar ki, hayal bile edemezler.

Daima iç sesini dinle; başka hiç kimseyi dinleme. Etrafında seni baştan çıkartacak binlerce şey vardır, çünkü elindekileri satmak için kapı kapı dolaşan insanlar vardır. Dünya bir süpermarkettir ve herkes sana elindekileri satmak ister. Herkes bir satıcıdır. Çok fazla satıcı dinlersen, çıldırırsın. Hiç kimseye kulak asma, sadece gözlerini kapat ve iç sesini dinle. Meditasyonun özü budur; iç sesini dinlemek. Özgür olmak için ilk yapılması gereken budur.

Sonra ikincisi gelir- ama ikincisi ancak birincisini yaptıysan mümkün olabilir. Asla maske taşımamak. Kızgınsan kızgın ol. Çok risklidir, ama gülümseme, çünkü bu doğru değildir. Sana kızgınken gülümsemeyi öğrettiler; ama o zaman gülümsemen sahte olur, bir maske olur. Hımmm…? sadece bir dudak alıştırması, hepsi bu. Kalbin öfkeyle, zehirle doluyken gülümsemek- sahte bir fenomendir.

İşte o zaman tam tersi de olur; Gülümsemek istediğinde, gülümseyemezsin. Bütün mekanizman alt üst olmuştur, çünkü öfkelenmek istediğinde, öfkelenmedin, nefret etmek istediğinde, nefret etmedin. Şimdi sevmek istiyorsun, ama aniden mekanizmanın çalışmadığını fark ediyorsun. Şimdi gülümsemek istiyorsun ve bunu zorlayarak yapmak zorunda kalıyorsun. Kalbinin içi gerçekten de gülümseme ile dolu ve kahkaha atmak istiyorsun, ama gülemiyorsun; kalbine birşeyler tıkanıyor; boğazına birşeyler tıkanıyor. Gülümsemen ortaya çıkmıyor ya da çıkıyorsa bile, çok sönük ve ölü bir gülümseme olarak geliyor. Seni mutlu etmiyor. Onunla için kaynamaya başlamıyor. Etrafında bir parlaklık yaratmıyor.

Özgürlük hakkında hatırlanması gereken üçüncü şey; Daima şimdiki zamanda kal- Çünkü bütün sahtelikler ya geçmişten ya da gelecekten gelir. Geçmiş geçmiştir- buna kafanı yorma. Ve onu bir yük gibi sırtında taşıma, aksi takdirde şimdiki zamanda özgür olamana izin vermeyecektir. Ve henüz gelmemiş olan gelecek gelmemiştir- gelecek hakkında da gereksiz yere kafanı yorma, aksi takdirde gelecek şimdiki zamana akacak ve şimdiki zamanı yok edecektir. Şimdi zamana karşı doğru ol ki, özgün olasın. Şimdi ve burada olmaktır özgünlük. Geçmiş yok, gelecek yok. Sadece şimdiki an, sonsuzluğundur.

Bu üç şeye dikkat edersen, Patanjali Usta’nın “doğruluk” dediği şeye ulaşırsın. O zaman ne dersen de doğru olacaktır. Genelde doğruyu söylemek için tetikte olman gerektiğini düşünürsün. Ben bunu söylemiyorum. Ben diyorum ki; Özgünlük yaratıyorsun- ne dersen de doğru olacaktır. Özgün bir insan yalan söylemez. Söylediği ne olursa olsun, doğru olacaktır. Doğruluk, özgünlük, doğru olmak, yanlış olmamak- maske kullanmamak anlamına gelir. Gerçek yüzün neyse onu göster… Ne pahasına olursa olsun.

Osho