Loading
Rollo May etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rollo May etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2011 Salı

Varoluşçu Psikoterapi



Varoluşçu Psikoterapi
Irvin Yalom

Çeviren: Zeliha İyidoğan Babayiğit 
Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2001
768 sayfa

Varoluşçu terapi çeşitli biçimler altında dünya çapında uygulanmaktadır. Ama Yalom'a kadar tutarlı bir bütün olarak ele alınmamış ve nasıl işe yaradığı değerlendirilmemişti. Irvin Yalom, yaşamsal dört temel kaygıyı -ölüm, özgürlük, varoluşsal yalıtım ve anlamsızlık- ele alarak bizi bunlarla yüzleşmeye çağırıyor. Bu kaygıların kişilikte ve psikopatolojide nasıl ortaya çıktıklarını ve bilgimizin bunları aşmada nasıl yardımcı olacağını gösteriyor. Klinik deneyimleri, büyük felsefe ve edebiyat yapıtlarını iç içe dokuyan Varoluşçu Psikoterapi yepyeni kapılar açıyor.


'Bu mükemmel kitabın varoluşçu psikoterapiyi inceleyenler ve bütün klinikçiler için bir klasik olacağına inanıyorum.
Ama onu yalnızca psikiyatrist ve psikologlarla sınırlamak bir hata olur - 
insanların neyi neden yaptığıyla ilgilenen herkes bu kitabı okumalıdır.'
- Rollo May

19 Temmuz 2011 Salı

Cesaretin Bir Paradoksu

Her cesaret çeşidinde rastladığımız tuhaf bir karakteristik paradoks burada karşımıza çıkıyor. Ortadaki karşıtlık şudur:Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız, ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız. Kesin inanç ve şüphe arasındaki bu diyalektik ilişki cesaretin en yüksek tiplerinin özniteliğidir ve cesareti salt gelişme ile özdeşleştiren basitleştirici tanımlamaların yanlışlığını ortaya serer. 

Kendi tavırlarının doğruluğundan mutlak bir şekilde emin olduklarını iddia edenler tehlikelidirler. Böylesine emin olma sadece dogmatizmin değil, yıkıcılıkta onu geçen kuzeni fanatizmin de özüdür. Girişiminin yeni doğruyu öğrenmesine set çeker ve bilinçdışı şüphenin cansız hayaleti olur. Bu durumda kişi itirazlarını, sadece karşı çıkışları değil, kendi bilinçdışı şüphelerini de yatıştırmak için artırmak durumunda kalır. 

Beyaz Saray'dan yükselen, "mutlak olarak eminim ki," tonunu, ya da, "şuna mutlak bir açıklık getirmek isterim ki," ifadesini -Nixon-Watergate günlerinde sık sık olduğu gibi- her işittiğimde, aşırı vurgulamanın ifşa ettiği bir sahteciliğin tezgâhlandığını hissedip kendimi geri çekmişimdir. Shakespeare yerinde olarak "Sanırım, kadın (veya politikacı) çok fazla itiraz ediyorlar," demiştir. İnsan böylesi bir zamanda, bağlılığını apaçık korumuş ve şüphelerini apaçık itiraf etmiş olan Lincoln gibi bir liderin varlığını özlüyor. Tepedeki insanın senin benim gibi şüpheleri bulunduğunu; bu şüphelere rağmen yolu açacak cesarete sahip olduğunu bilmek çok daha güvenlidir. Yeni doğruya karşı kendini hendeklerle çeviren fanatiğin tersine, hem inanabilme, hem de kendi şüphelerini kabul etmeye cesareti olan kişi yeniden öğrenmeye açık ve esnektir. 

Paul Cézanne sanatın geleceğini kökten etkileyebilecek yeni bir uzam biçimi keşfettiğine ve resimlediğine kuvvetle inanırken aynı zamanda her anını dolduran acılı kuşkular içindeydi. Kendini adama ve şüphe arasındaki ilişki hiçbir şekilde uzlaşmaz değildir. Kendini adama şüphe içermediği zaman değil, şüpheye rağmen olduğunda en sağlıklıdır. Tamamıyla inanmak ve aynı zamanda şüpheleri olmak hiç de çelişkili değildir: Doğruya daha büyük bir saygı beslemek, doğrunun verili bir anda söylenen ya da yapılandan her zaman daha öteye gittiğinin farkında olmaktır. Doğru bu yüzden sonu gelmez bir süreçtir. Böylece Leibniz'e atfedilen ifadenin anlamını bilebiliriz: "Eğer birşey öğrenebileceksem en kötü düşmanımı dinlemek için yirmi mil yürürüm."

Rollo May
Yaratma Cesareti, sf 47


Paul Cézanne
Selbstporträt mit Barett, 1898-1900

17 Temmuz 2011 Pazar

Yaratıcılık ve Cesaret



Existential psychology emphasizes philosophic rather than psychopathological aspects of the human condition. In this animated, two-part discussion, Dr. May proposes that genuine growth comes from confronting the pain of existence rather than escaping into banal pleasures or shallow, positive thinking. Genuine joy, he says, can emerge from an appreciation of life's agonies.

The late psychotherapist Rollo May was a recipient of the Distinguished Career Award of the American Psychological Association and a founding sponsor of the Association for Humanistic Psychology. He is author of numerous classic works including Love and WillPsychology and the Human DilemmaFreedom and DestinyDreams and SymbolsThe Meaning of Anxiety and Man's Search for Himself.


"I think anxiety, for people who have found their own heart and their own souls, for them it is a stimulus toward creativity, toward courage. It's what makes us human beings."

Rollo May

Rollo May


Rollo May (1909-1994): ABD'nin Ohio eyaletinde dünyaya gelen May 1930'da Oberlin Koleji'nden mezun oldu. Bir süre Yunanistan'da öğretmenlik yaptıktan sonra yükseköğrenimine devam etmek üzere tekrar ABD'ye döndü ve 1938'de Union Theological Seminary'de teoloji bölümünü bitirdi. White Institute'da psikanaliz üzerine çalıştıktan sonra Columbia Üniversitesi'ne girdi ve 1949'da burada psikoloji doktorasını tamamladı. 1958'de Ernest Angel ve Henri Ellenberger ile birlikte varoluşçu psikolojiyi ABD'de tanıtan Existence (Varoluş) adlı kitabın editörlüğünü yaptı.

Başlıca eserleri şunlardır: 
Psychology and the Human Dilemma (Psikoloji ve İnsanın İkilemi, 1967), 
Love and Will (Aşk ve İrade, 1969), 
The Discovery of Being: Writings in Existential Psychology (Varlığın Keşfi: Varoluşçu Psikoloji Yazıları, 1983)  

Metis Yayınları'ndaki kitapları:
Yaratma Cesareti, 1987

Yukarıdaki listede olmayan kitapları da görmek için: http://en.wikipedia.org/wiki/Rollo_May

O an uyandım

Herkes zaman zaman, "kafamda bir şimşek çaktı", "birden içime doğdu", "o an uyandım", "bende şafak söktü", "kafama dank etti" gibi ifadeler kullanır durur. Bunlar yaygın bir yaşantıyı anlatmanın değişik yolları: Farkındalık düzeyimizin altındaki bir derinlikten fikirlerin fırlayıp gelmeleri. Bu diyarı, bilinçaltının, bilinç öncesinin ve farkındalığın altındaki diğer düzeyleri barındıran bir çanta gibi görüp "bilinçdışı" diye adlandıracağım. 

Bilinçdışı tabirini kullandığımda, hiç şüphesiz bir steno gibi anlamlıyorum. Belli bir bilinçdışı yoktur; bilinçdışı daha çok yaşantının bilinçdışı kalan boyutlarıdır (ya da kaynakları, çehreleri). Bilinçdışını, bireyin gerçekleyemeyeceği veya gerçeklemeyeceği eylem ve farkındalık gizilgüçleri* olarak tanımlıyorum. Bu gizilgüçler "özgür yaratıcılık" diye adlandırabileceğimiz şeyin kaynağıdır. Bilinçdışı fenomenlerin keşfedilip açımlanmasının yaratıcılıkla çarpıcı bir ilişkisi var. Kaynağı kişiliğin bu bilinçdışı derinliklerinde olan yaratıcılığın doğası ve öznitelikleri nelerdir?

...

Bu sıçrama cereyan ettiğinde, o anda olup biten neydi? Benim deneyimimi bir başlangıç olarak alırsak, ilk göze çarpan, kavrayışın bilinçli zihnime, ussal bir biçimde düşünme çabama karşı zorlayarak girdiği. İyi ve güçlü bir savım vardı ve çok sıkı bir şekilde onu kanıtlamaya çalışıyordum. Tabir caizse, bilinçdışı, sımsıkı sarıldığım bilinçli inancımı yarıp geçti

Carl Jung sık sık, bilinçdışı yaşantı ile bilinç arasında bir çeşit zıtlaşma, kutuplaşma olduğu meselesini ortaya getirmiştir. Bu ilişkinin telafi edici olduğuna inanıyordu: Bilinç, bilinçdışının yabanıl, mantıksız sapkınlıklarını kontrol ederken, bilinçdışı da bilincin bayağı, boş, yavan ussallıkta kuruyup gitmesine engel oluyordu. Bu telafi özel sorunlarda da geçerlidir: Eğer bir konu üzerinde bilinçli olarak bir yönde fazla ileri gitmişsem, bilinçdışı diğer yöne meyledecektir. Bu şüphesiz, bir fikir için girdiğimiz mücadelede bilinçli savlarımızda daha da dogmatikleştikçe, bilinçdışından şüphenin darbeleriyle daha çok sarsılmamızın da nedeni. Şam yolundaki Aziz Paul ve Bowery'nin alkoliği gibi değişik insanlar da böylesi kökten dönüşümlere bu yüzden uğruyorlar -diyalektiğin bastırılmış bilinçdışı yanı infilak ediyor ve kişiliğini eline geçiriyor. Eğer böyle ifade edebilirsem; bilinçdışı tam da bilinçli düşüncemizle en katı nereye yapışmışsak orada delip geçmekten -bozup dağıtmaktan- haz alıyor.

Bu hamlede cereyan eden basit bir biçimde genişleme değil; çok daha dinamik bir şeydir. Salt farkındalığın yayılması değil; daha çok bir nevi cenk. Kişinin içinde, bir yanda bilinçli olarak düşündükleri ile diğer yandan doğmaya çabalayan bir perspektif, bir kavrayış arasında dinamik bir mücadele kopar gider. Ardından kaygı, suç, coşku ve yeni bir fikrin ya da görüşün gerçekleştirilmesini her zaman izleyen memnuniyet eşliğinde kavrayış doğar.

Kavrayışın birşeyleri yıkıp devireceği gerçeği bu hamlede duyulan suçun nedenidir. Kavrayışım diğer varsayımımı yıktı, bu kavrayışın birçok profesörümün inandığını da yıkabilecek olduğu gerçeği beni endişelendirdi. Ne zaman bilimde önemli bir fikrin, ya da sanatta önemli bir biçimin öne çıkması söz konusu olsa, bu yeni fikir bir yığın insanın entelektüel, tinsel dünyalarının sürmesini sağlayan özü yıkar dağıtır. Has yaratıcı üründeki suçun kaynağı budur. Picasso'nun altını çizdiği gibi, "Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir."

Bu hamle kendisinde bir kaygı unsurunu da taşır. Çünkü, daha önceki varsayımımı yıkmakla kalmadı, kendi dünyamla ilişkimi de sarstı. Böyle bir zamanda kendimi, varolduğunu henüz bilmediğim bir dayanağı arar durumda bulurum. İleri çıkarak her yanı kaplayan kaygı duygusunun kaynağı budur; bu sarsıntının belli bir dereceye kadar olmadığı bir durumda, gerçekten yeni bir fikrin oluşmasına imkan yoktur.

Ama, yukarıda söylediğim gibi, suç ve kaygının ötesinde bu hamleyle gelen esas duygu memnuniyettir. Yeni bir şey görmüşüzdür. Fizikçi ve diğer doğa bilimcilerin "zarafet" deneyimi dedikleri yaşantıya katılmanın coşkusudur içimizdeki.

Rollo May
Yaratma Cesareti, sf 75, 77-78.

* gizilgüç = potansiyel


~



Eureka!
Arşimed

~


Zen Budizm'in amacı, bize dünyayı da, yaşamı da yeni bir gözle görebilecek bir bakış açısı kazandırmaktır. Bununla şunu demek istiyorum: Zen yaşamının ta en derin yerine kadar inmek istiyorsak bizim günlük yaşamımızı yöneten düşünme alışkanlıklarından kendimizi kurtarmalıyız; olaylara bakmanın, olaylar üzerinde yargılara, kararlara varmanın daha başka bir yolu olup olmadığını, ya da daha doğrusu bizim bugüne dek yaşam konusundaki tutumumuzun ruhsal gereksinmelerimizi tam anlamıyla doyurmaya yetmiş olup olmadığını iyice görüp anlamaya çalışmalıyız. Yaşadığımız biçimiyle yaşam bizi doyurmuyorsa, eğer bizim her günkü yaşam biçimimiz, en iç, en derin, en kutsal anlamıyla alındığı zaman bizim özgürlüğümüzü engelliyorsa, özgürce, dolu dolu yaşamamıza olanak verecek, kana kana, doya doya yaşadığımızı bize duyuracak bir yol bulmalıyız. Zen bunu yapmayı öneriyor; yaşama yepyeni, daha derin, daha doyurucu bir görünüm kazandıracak bir bakış açısı vermeyi üstleniyor. Bu bakış açısını kazanmak kuşkusuz insanın yaşam süreci boyunca başından geçebilecek en acılı zihinsel ve doğal bir değişimi de zorluyor. Kolay bir iş değil bu. Bir ateş vaftizinden, fırtınalardan, dağların devrilip, kayaların tuzla buz olduğu yer sarsıntılarından geçmek gibi bir şey...

...

Zihin hemen hemen her zaman çeşit çeşit saçma sapan yargılarla, kararlarla, kanılarla birtakım anlamsız duygusallıklarla tıka basa doludur. Kuşkusuz bunlar bizim günlük yaşamımızda yerine göre yararlı ve gerekli olabilirler. Bunun tersini söyleyemeyiz. Ama kendimizi mutsuz, perişan duruma düşürmemizin, bağımlılık duygusu altında ezilip inlememizin başlıca nedeni zihnimizde biriktirdiğimiz bu gibi şeylerdir. Her yapmak istediğimiz harekette bunlar bizi zincirliyor, boğazımızı sıkıyor, ruhsal ufkumuza kalın bir perde çekiyorlar. Hep engellerle çevrelenmişiz gibi bir duygu içinde yaşıyoruz. Özgür olmak, doğallıkla, içtenlikle davranmak istiyoruz ama buralara gelebilmek elimizden gelmiyor. Zen ustaları da bir zamanlar bu yaşantılardan kendileri de geçtiklerinden bu durumları biliyorlar. Asıl gerçeğin ayırdında olarak, uyanmış, aydınlanmış bir kimse olarak yaşamımızı yürütebilmemiz için taşımamızda hiçbir gerek olmayan bu ezici, yıpratıcı yüklerden bizleri kurtarmak istiyorlar. Bu amaçla birkaç lakırdı ediyorlar ve davranışlarıyla da destekleyerek eğer bu lakırdılar gereği gibi anlaşılıp değerlendirilirse zihnimizde birikmiş yargıların, kararların, kanıların zorbaca baskısından bizi kurtarabileceklerini göstermek istiyorlar. Ama bunlar kolaylıkla anlaşılabilecek şeyler değil. Yargıların, kararların, kanıların zorbalığı altında yaşamaya o kadar uzun bir süreden beri alışmışız ki zihnimizi tembellikten kurtarıp devinime geçirebilmemiz çok güç. Varlığımızın öyle derinine işlemişler ki bunlar, bütün kişiliğimizi altüst edip yeni baştan yapmaktan başka seçenek yok elimizde. Bu yeni baştan yapım işlemi de kanlı gözyaşları akıtılmadan olamıyor. Ama büyük ustaların çıktıkları doruklara erişmenin başka yolu da yok. Zen'in gerçeğini kişiliğimizin olanca gücünü harcamadan ele geçiremeyiz. Zen'e götüren geçitin her bir yanı dikenli çalılarla, devedikenleriyle örtülü, bayırlarsa son derece kaygan. Bu iş öyle boş vakit doldurmak için bir eğlence değil, yaşamda en önemli, en önde gelen ciddi bir iş bu. Aylakların, boş vakit harcayanların gözlerinin kesebileceği bir iş değil. Bu öyle bir örs ki üstünde karakterimiz balyozlana balyozlana biçimleniyor. "Zen nedir?" sorusuna bir usta "Kızgın ateş üstünde kaynar yağ", diye yanıt vermiş. Kızgın yağlarla gövdemiz dağlanmadan Zen bize güler yüzünü gösterip "Hoş geldin, işte burası senin evin" demiyor.

Daisetsu Teitaro Suzuki

Zen Budizm, D. T. Suzuki'den Seçme Yazılar, sf 69-70, 56-57.
Çeviri: İlhan Güngören



~


İnsanın mizacı toprak yemeye alışırsa rengi sararır, kötüleşir. İnsan hastalanır, düşkün bir hale gelir.
Fakat kötü mizacı değişirse kötülüğü gider, yüzü çırağ gibi parlar.
Dadı, süt emer çocuğunu, türlü türlü nimetlerden gıdalandırır.
Ama çoğunu memeden kesti mi ona yüzlerce bahçelerin, bostanların yolunu açar.
Çünkü meme, o zayıf çocuk için binlerce nimetlerin, binlerce yemeklerin, binlerce ekmeklerin hicabıdır.
Hulâsa yaşamamız, sütten kesilmemize bağlıdır. Sen de yavaş yavaş kendini gıdadan kesmeye çalış, vesselâm.

...

Bu gönlü ateş üstündeki kazanda kaynayan bir su bil!

Mevlana Celaleddin Rumî
Mesnevî



16 Temmuz 2011 Cumartesi

Yaratma Cesareti

Yaratma Cesareti
Rollo May
Metis Yayınevi 
Çevirmen: Alper Oysal

Yaratma Cesareti, Amerikan psikoloji ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen ismi Rollo May'in en temel yapıtlarından biri. May, psikoloji, psikoterapi, felsefe ve sanatla yakın ilişkisinden ötürü,yaratıcılık konusunu ilginç bir perspektiften inceliyor. Tüm varoluşçular gibi o da kaygı olgusuna büyük önem vererek, değişimin kaygının içine gömülerek varılacak bir yaratıcılık düzeyinde gerçekleşeceğini vurguluyor. Geçiş dönemi psikolojisinin tüm olumsuzluğunu,yaratıcılığın zorunluluğu adına kutlayan May, "yeni olan"ın her yerde fışkırdığı bir dünyada, insanın bilinçdışı kaynaklara güvenmesi gerektiğini savunuyor. Bunun içinde yeni bir cesaret biçiminin bireyde yaratılmasına önemli katkılarda bulunuyor. Bu kitabın, kişiye kendi kaynaklarından yararlanmakta ve günümüzdeki ahlaksal çözülmenin çöküntüsü altında kalmadan yeni bir yaşam kurmakta düşünsel destek sağlayacağına inanıyoruz.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Hastalıkta ve Sağlıkta Özgürlük ve Kader


Aşağıdaki yazı bu kitaptan alınmıştır.
Özgürlük ve Kader, Rollo May
Çevirmen: Ali Babaoğlu
sf 269-285
~

Hastalıkta ve Sağlıkta Özgürlük ve Kader

Zincirlerimin tamamı ve ben dost olduk,
Uzun bir sohbet vesile olduğunca,
Bizi olduğumuz gibi yapmaya: - hatta ben
Özgürlüğümü yeniden kazandım bir ahla.
George Gordon, Lord Byron, "Chillon Mahkûmu"

Ama hastalık hakkında; onun savaşa ve aşka garip benzerliği­ni, uzlaşmalarını, hilelerini, aşırı taleplerini, neşe ve marazdan üremiş bu garip ve emsalsiz alaşımı algılamadıkça hiçbir şey an­lamamıştık.
Marguerite Yourcenar, Hadrian'ın Anıları


Çoğu kimse, hastalıklarının hemen tümüyle kaderin komuta­sı altında olduğunu düşünür. Bir rahatsızlık en fazla "kötü şans" olarak, hastalık da "kaçınılmaz talih" olarak kabul edilir. Tam da kendi dilimiz bu eğilimi ifade eder. Süreç en fazlasından yerçe­kimi kadar şansa bağlı olsa da "hasta" düşeriz. Bir kazaymış gibi mikrop "kaparız." Kanserin "kurbanlarıyız." Hastalanmak yerine "hasta oluruz" ve "iyileştirilmek" için doktora gideriz. Ve bütün yapabileceğimiz, doktor bizi tedavi ederken "sabırlı" olmaktır. Bütün bu kelime ve cümleler edilgendir. Bir talihin komutası al­tında olduğumuzu ve buna karşı hiçbir şey yapamayacağımızı kabul ederiz. İyi hasta uysal ve işbirlikçi, kendisini hekimin elle­rine bırakan biri olarak kabul edilir. Bilinçli kendiliklerimiz dı­şarıda ve kaderleri gökten bile daha büyük olan güçlerce yöneti­lirken köleler gibi durmaktadır.

Hastalığa karşı eğilimler bize Büyük Engizitör'ün şu ifadesini anımsatır: "İnsan, kötü kaderli yaratığın doğuştan getirdiği öz­gürlük armağanını hemen verebileceği birini bulmaktan daha büyük bir anksiyete ile azap çekmemiştir." Bu eğilim ne yazık ki yanlış yönelişli hekimler tarafından, rollerini daha kolay oynaya­bilecekleri hayaliyle daha da öteye götürülmüştür. Psikoterapide bile bu olur. Aşağıdakiler, depresyon yakınmasıyla kliniğe gelen bir hastayla doktor arasında geçen konuşmanın kelime kelime tutanağındandır:

HASTA: Sorunlarım için ne yapayım?
DOKTOR: Derdinizin kaynağını soruşturmayın. Bunu biz doktorlara bırakın. Biz sizi krizin içinden yöneteceğiz... Patolo­jik süreç her neyse... Biz sizi tedavi edeceğiz.
  
Bu eğilimin, hastalık için olmaktan çok ona karşı işlediğini düşünüyorum. Benim inanışım Profesör Eli Ginzberg tarafından ifade edilmiştir. ''Vatandaş kendi iyiliği için sorumluluğu kabul etmedikçe sağlık sisteminde hiçbir gelişme etkili olamaz." Dr. René Dubos da aynı şekilde konuşur: "İyileşme hastanın kendi hastalığa direnç mekanizmalarının mobilize edilmesine dayanır." Dubos tekrar tekrar "vis medicatrix naturae"yi doğanın iyileş­tirici gücünü vurgulamaktadır. Yani bizim tam özgürlüğümüzü yağmalamak şöyle dursun, kader kendini doğa yoluyla, ancak onu kullanabilecek özgürlüğümüz olduğu zaman bizim tarafı­mızdan kullanılabilecek yapıcı bir güçle kendini ifade eder.


I. Batı Tıbbı ve Büyük Devrim

Bunu ortaya getiren sayısız ampirik çalışmadan birini, Journal of the American Medical Association'da yayınlanan ve günlük ba­sında "Hoş Hastalar Çabuk Ölürler" başlığıyla yer alan makaleyi buraya almak istiyorum. Bu, iki grup kadının terminal dönem­deki göğüs kanseriyle nasıl başa çıkmaya çalıştıklarını anlatan bir çalışmaydı: Sonuç, "Karşı koyan savaşçı kadınlar, güvenen, ken­di halinden memnun kadınlardan daha uzun hayatta kalmışlar­dır" olmuştu. En uzun yaşamda kalanlar bir grup olarak daha ça­buk teslim olanlara göre daha anksiyeteli, depresif, saldırgan ve kendi hastalıklarına karşı yabancı olanlardı. "Karşı koyan" ka­dınların umutsuz kurban olmak yerine savaşan bir tutum takındıkları görünüyordu. "Onlar savaşarak yeniliyorlar!" diye yazı­yordu çalışmayı yapan psikolog Dr. Derogatis. "Daha uzun ya­şamda kalan kadınlarda hastalıklarına ilişkin çatışmalarını, kor­kularını ve öfkelerini dışa yansıtan mekanizmalar vardı. Hekim­lere daha fazla ihtiyaç gösteriyor, tedaviden daha az tatmin olu­yor ve daha az uyumlu olarak değerlendiriliyorlardı. Buna karşı­lık daha çabuk ölen öbür kadınlar daha az anksiyeteliydiler, doktorlanna karşı daha pozitiftiler ve kendini değerlendirmeleri da­ha hoşnut olarak değerlendirilmişlerdi. Bence onlar hastalıkla sa­vaşma sorumluluğunu terk etmişlerdi".

Şimdi göğüs kanseri gerçekten kaderin bir darbesi olarak gö­rünür. Gene de özgürlüklerini ele alan ve hastalıkları için sorum­luluk yüklenen, böylece onunla savaşan kadınların daha iyi bir yaşama şansı var. Sorumluluk üzerinde duruşumun Est'inki {22} ile karıştırılmasını istemiyorum. "Yaşantılarınızın tek kaynağı sizsi­niz ve bu yüzden yaşadığınız her şey için tam sorumlusunuz." Est eğitiminin mesajıdır. Doğmamış bebek annesinin kötü bes­lenmesinden olan beyin kusurunun nedeni midir? Bize olan her şeyden sorumlu tutulmamız, kader anlayışımız olmadığında hangi saçmalıklara kadar gideceğimizi gösterir. Özgürlüğümüz ve bu nedenle de sorumluluk duygumuz ancak kaderimizi tanır ve ona angaje olursak var olur.

Norman Cousins'in kitabı Bir Hastalığın Anatomisi, kendisi­nin hayati bir sağlık sorunuyla karşılaşmasını parlak bir şekilde tarif etmektedir. Cousins Rusya'dayken yaşadığı nadir bir kolajen doku hastalığından tedavi edilemeyecek kadar hasta olarak kabul edilmişti. Dikkate değer bir yaşam iradesiyle kendisine şu soruyu sordu: "Eğer negatif duygular vücutta negatif kimyasal değişiklikler yapıyorlarsa, pozitif duygular da pozitif kimyasal değişiklikler yapmazlar mı? Sevgi, umut, sadakat, kahkaha, gü­ven ve yaşama istencinin terapötik değeri olması mümkün mü?" Uzmanlar kendisine mahkûm olduğunu bildirirken o, sorunu kendi ele alışını ve sağlık istencini seferber etti. İçinde yaşanamaz olan hastaneden çıkıp içinde yaşanabilir bir otele geçti ve kendi hekimine danışarak yeni bir rejime başladı. Çok büyük miktar­larda C vitamini ve aynı şekilde sağlık verici kahkaha içeren bir program uyguladı. Öyküsü, bir bireyin kendi zalim ve kötü ka­derini karşılamak için kendi sınırlı özgürlüğünü nasıl ileri sür­düğünün belgesidir. Bir arkadaşı korkunç bir şekilde yılgın olup olmadığını sorduğunda Cousins, "Özellikle başlangıçta, dokto­rumun benim vücudumu karbüratörün temizlenmesi ya da ben­zin pompasının bağlanması gibi tamir isteyen bir otomobil mo­toru şeklinde ele almasını umduğum sırada" diye yanıtlamıştı.

Yeniden sağlıklı bir insan olduğunda Cousins, hastalığının te­davi edilemez olduğunu bildiren uzmanlardan biriyle buluştu ve iyileşmesinin, "Bazı uzmanların bir insan varlığında bir yıkım haberi vermek için yeterince bilgi sahibi olmadıklarına karar ver­diğim zaman" başladığını söyledi. "Ve başkalarına ne söyledikle­rine dikkat etmelerini umduğumu, çünkü sözlerine inanılabileceğini ve bunun da sonun başlangıcı olacağını söyledim."

Birisi bireyin kendi sağlığı için sorumluluk alması gerektiğini tartışırsa dinleyicilerin eğilimi bu tartışmayı modem tıbba bir saldın gibi yorumlamaktır. Amerikan Mesleki Terapi Derneği'nin bir kongresinde yaptığım "Kişisel özgürlük ve Bakım" ko­nulu konuşmam bir gazetede "Tedavi Eden Hekimler Hastanın Özgürlüğünü, Sorumluluğunu Çalıyorlar" başlığı ile yayınlandı. Bu, eğer bir şeyse, benim konuşmamın tam tersiydi. Ben tıbba bu şekilde saldırmıyordum. Kimse modern tıbbın tıp teknolojisi ve ilaçlardaki muazzam gelişmesine hayran olmaktan kendisini ala­maz. Holistik tıbbı savunmakta olan arkadaşlarım arasında be­nim işim tıp mesleğini düşman olarak görmeye karşı uyarmaktır. Norman Cousins, "Ruhsal faktörlerin pratik olanlardan daha az hayati olmadığı bir harekette, düşmandan söz etmek iyi oturmu­yor" diyor.

Dahası, ne yazılmış bir ilacı almayı, kişi "özgürlüğünü" koru­mak istediği için almamak, ne de gerektiği zaman doktora gitme­yi reddetmek iyi bir şeydir. Çağdaş dünyadan, kendi göbeğimizdeki meselelerle meşgul olmak için bir münzevi gibi geri çekile­nleyiz. Dahası böyle ayaklanmalar çok fazla Luddite'lerin, en­düstri devriminde kendi varlıkları için bir tehdit olarak görüp de kol demirleri ve kazmalarla silahlanıp makinelere saldıran 18'inci yüzyıl işçilerinin havasını verir. Bu isyan, isyan edenlerin ken­dilerine haklılık duygusu vermenin ötesinde işe yaramaz. Her­hangi bir hastalıkta kişinin kendine karşı sorumluluğu, buluna­bilen en iyi tıbbi öneriyi almaktır.

Ama modern tıbbın gelişimi, bu gelişim, insanların tıp mes­leğine zorla yükledikleri ve tıp mesleğinin de çok kolay kabul et­tiği mistikleştirme ve otoriterliği arttırdığından bizim vurgula­mamızı daha gerekli kılmaktadır. Büyük bir metropolde yaşıyor­sam, gereksindiğimde hangi uzmana gitmem gerektiğini bulmak için kendi doktoruma telefon ederim. Sağlık mesleğinde klasik olarak merkezde yer alan "fiziksel muayene" kavramı, şimdi da­ha çok tekniğe havale etmek şekline dönüşmüştür.

Rahibin rolünü kabul etmekle, 16'ncı yüzyılda Paracelsus'dan beri halkın eğilimi hekimde yaşam ve ölüm üzerinde gücü olan Tann'yı görmektir. Ama halkın bilincinde hekimler Tanrı yapı­lınca, halkın bilinçdışı düzeyinde de şeytan yapılırlar. Son yirmi yılda hekim hatası davalanndaki hızlı artış, halkın "şeytan" yüze­ye çıkmış gibi hissettiği düş kırıklığı ve öfkeyi gösterir.

Şimdiki hekimime taşikardi sorunu için bir akupunkturcu ile çalışmakta olduğumu söyleyince, "Batı tıbbı büyük bir devrimin eşiğinde" diye işaret etti. Bunu teknikte yeni buluşlar anlamında söylemiyordu. Daha çok tıbbın felsefi ve etik temelinde devrim­sel bir değişimi, doktorların iş gördüğü kültürel içerikte bir de­ğişimi kastediyordu. Bu devrim en dramatik olarak Doğu içgörüsünün Batı'nın tıbbi tedavisine saldırmasında görülmektedir.


2. Akupunktur ve Batı Tıbbındaki Doğu Etkisi

Bu devrimin tek bir yönünü, Batı kardiyolojisi doktoru iken sonradan akupunkturcu olan Dr. Harold Bailen örneğinde aku­punkturu ele alalım. Onun akupunktura geçmesi, gittikçe artan Batı tıp modelinin en iyi ihtimalle eksik, en kötü ihtimalle doğ­rudan doğruya yanlış olduğu kanaati nedeniyle olmuştu. Düş­man, hastalığın kendisi değildir. Daha çok yanlış yaşam tarzıdır. Hastalığa yönelişli olan Batı tıbbı, hastaların doktora geliş nede­ni olan semptomu bloke edip ayırırken arkasında bin yıllık gele­neğiyle Doğu tıbbı, "Semptom bize ne anlatmaya çalışıyor?" diye sorar.

Semptom, acısıyla, ağrısıyla ve öbür rahatsızlıklanyla, bir şe­yin kusurlu olduğunu anlatan sağ beyin dilidir. Dr. Bailen sık sık hastalarına, "Bedeninizin size bu dille konuşabilmesi ne kadar harika değil mi?" diye anlatır. Büyük ölçüde dil, mantık ve akıl­cılığın çıkıp geldiği sol beynin aksine sağ beyin yarısı fanteziler­le, düşlerle, içe doğuşla ve semptomlarla iletişimini kurar. Semp­tom bir kırmızı uyarı ışığıdır. Sağ beyin diline saf rasyonel bir sol beyin bakış açısından girilemez. Dr. Bailen, "Akupunktur sağ ve sol beyinler arasında ileüşimi arttırır" diyor. Bu bilgileri, yüksel­miş bir bilinçlilik durumundaki gibi sentezler.

Akupunkturun amacı, iğneler kullanmak suretiyle vücudun enerji devrelerini vücudun kendini iyileştirmesi için uyarmaktır. Meridyen denilen bu devreler, vücudun sinirsel yollarıyla eşan­lamlı değildir. Bugünlerde en çok kabul edilen kuram, akupunk­turun vücuttaki morfine benzer bir hormonal madde olan endorfini aktive ettiğidir. Akupunkturcu olmayan Dr. René Dubos bunu çok iyi tarif ediyor:

'Akupunktur omurilik hücrelerine bir şekilde giriş sağlayarak ve böylece ağrı algılamasında afyona benzer bir etki ortaya çıka­rarak pitüiter endorfin salgılanmasını tetiklcyebilır. Diğer hor­monların durumunda olduğu gibi, zihinsel yönelişlerin endorfin salgılanmasını ve hastanın hastalığı algılamasını etkileyebildiğini farz etmek fazla ileri gitmek olmaz.'

Dubos buradan giderek, endorfinin sadece ağrı mekanizma­sını etkilemediğini, ağrıya duygusal tepkiyi de, dolayısıyla yakın­mayı da durdurduğunu söylüyor. Bir dolu dişçi tarafından ağrı karşıtı etkisi için kullanılması bundandır. Akupunktur kişinin sadece "hasta" olarak tedavi edilmemesini, bedeni ve bilincinin, yani bütün kendiliğinin, tedavinin entegre bir parçası olduğunu gerektirir. O basitçe bir hastaya yapılmayacaktır, hastanın her noktada özgürlüğünü ve sorumluluğunu gerektirir. Dr. Bailen, eğer hasla bu mesajı açık seçik alırsa bir "seçim noktası" ile kar­şı karşıya kaldığını anlatmaktadır. Bu, kendi kendine bir soru sormak biçimini alabilir: "Allahım bundan kurtulmak istiyor muyum?" Bazen hastalar, çoğunlukla artritliler, daha iyi olur, içgörü kazanır ve "değişiklik yapmaktansa ağrıyı taşımak daha iyi" karanyla tedaviyi durdururlar. Alışkanlıklarıyla o kadar katılaş­mışlar, o kadar bağımlı olmuşlar ve bakılmak gibi ikincil kazanç­ları vardır ki, seçtikleri yaşamlarını değiştirmek yerine tedaviden çıkmayı seçerler. Bu, bilinçli ve sorumlu bir seçimdir. Kişi artık "kurban" rolünde değildir.
Bu benim yargıma göre psikoterapinin amacına çok benze­mekledir. Psikoterapinin amacı, danışan kişileri konvansiyonel bağlamda "tedavi" etmek değil, ne yaptıklarının farkında olmala­rını ve kurban rolünden çıkmalarını sağlamaktır. Amacı, rahatsız olan olan kişinin, mümkün olduğu sürece kendi yaşam tarzını seçmede özgür olacağı ve kaçınılmaz oldukça yaşamdaki durumunu kabulleneceği bir aşamaya gelmesine yardımcı olmaktır.

Bu "seçim noktası"nı anlatmak için kendi deneyimimi payla­şacağım. Tedavi için Dr. Bailen'e gittiğim sorun ya da semptom dört yaşımdan beri sahip olduğum taşikardi idi. Gençken beni fazla engellememiş olsa da son yıllarda bayılmalara hatta daha tehlikeli semptomlara neden olacak hale gelmişti. Bana kalp atı­şını kontrol eden ilaçlardan biri olan Inderal verilmişti. Başladı­ğımda günde her biri 10 mg olan altı Inderal alıyordum. Bu ger­çekten kalp atışlarımı kontrol etti ama bedeli beynimi kapatmak oldu. Kendimi bir zombi gibi hissediyordum.

Aşağıdakiler akupunkturum sırasında tuttuğum notlardan­dır.

Geçtiğimiz Pazartesi, akupunktur tedavisinden sonra kendi­mi çok iyi hissettim ve keyfim Salı sabahı da mükemmel olmayı sürdürdü. Inderal'i birkaç aylık tedavi sonrasında günde bire dü­şürmüştüm. O zaman Inderal'i tümden kesmeye karar verdim. Ama öğlen, taşikardiyi tümüyle geçirebilme olasılığıyla kendimi iyi hissederken derin ve inatçı bir yalnızlık duygusu belirdi. Ofi­simde bunun ne olabileceğini anlamaya çalışarak ileri geri yürü­yordum. Yalnız olmam için hiçbir özel neden yoktu. Ama dille­rini bilmediğim bir yabancı ülkedeymişim, kaybolduğum ve kimseyle iletişim kuramadığım bir dünyadaymışım duygusunu almayı sürdürdüm. Aynı zamanda kendimi kaybettiğim, sadece yarım bir kimliğim olduğu gibi garip bir duygu da vardı.

Öğleden sonranın ortasında bu yalnızlığın, taşikardinin tam olarak iyileşebileceği ve ondan kurtulacağım fantezisinden geldi­ğini fark ettim. Evet! Kimliğimi geçmişte oluşturan önemli bir parça gidecekti. Bu imaj ile, bu kendilik mitosuyla büyümüştüm; ben bu özel rahatsızlığı, yani taşikardisi olan adamdım. Bu rahat­sızlık sanki benim dostumdu, çok fazla stres altında bulundu­ğum ve aktif dünyadan bir parça çekilmeye ihtiyaç duyduğum zaman hep bana sadık kalmıştı. Chillon mahkûmu gibi tam da zincirlerimle arkadaş olmuştum.

O gece düşümde öldüğümü gördüm. Dostlarım bir araya top­lanmışlardı ve ben bir daire etrafında onlara hoşça kal diyerek yürüyordum. Rüyamda ağlıyordum ve bu dünyaya hoşça kal de­diğimi hissediyordum.

Ertesi gece bir beyin ameliyatı olduğumu ve cerrahların kesi­lecek olan kafatasıma girebilmeleri için o taraftaki saçlarımın ke­silmiş olduğunu gördüm. Baş cerrah uzun boylu, zayıf bir adam­dı. (Dr. Bailen uzun boylu ve zayıftır.) Ameliyat salonundan dı­şarı kaçtım.

Ertesi sabah, yani Çarşamba uyanınca taşikardim bütün gü­cüyle dönmüştü, kalbim dakikada 150 atıyordu. Taşikardi bü­tün sabah bana sıkıntı vermeye devam etti.

O öğleden sonra Dr. Bailen'in ofisine gittiğimde memnun­dum, çünkü düşlerin ve davranışların çok açık, tiz bir çığlığı var­dı; bu rahatsızlığı bırakmaya henüz hazır değildim. Yalnızlık ve ilk düş, taşikardi semptomumu bırakmanın ölüme eşit olacağını ve kendimi bildiğimden beri, dört yaşından beri sahip olduğum kimliği teslim etmek olacağını söylüyordu. İkinci düş taşikardiden aynlmak bakımından daha da belirgin bir çığlıktı; "Daha de­ğil!" diye bağırıyordu. Dr. Bailen, esaslı bir değişiklik yapmadan daha bir aya ihtiyacım olduğu yorumumu gülerek onayladı.

Hastalığa tutunmak ya da kişinin hastalık karşısında özgürlük ve sorumluluğunu karşılaması tarihte ve edebiyatta çok iyi bili­nir. Jean-Jacques Rousseau insanların, "özgürlüklerini güvenceledikleri düşüncesiyle zincirlerine doğru koştuklarına" işaret eder. Bağımsızlık Bildirgesi'nde bile atalarımız bu gerçeği görmüşlerdir:

"Bütün deneyimler göstermiştir ki insanoğlu, günahları boyu aşmadıkça, alışmış olduğu biçimleri kaldırarak kendisini düzelt-mektense, yakınmaya daha yatkındır."

Thomas Mann, öykülerinden birinde kendimizin ya da diğer­lerinin hastalıklarından kendimize nasıl bir yaşam tarzı yaptığı­mızı gösterir. "Tobias Mindernickel"de aşırı bağımsız, yalnızlığı seven ve efendisine karşı da fazla dostça olmayan bir köpeği res­meder. Bir kazada köpek iki ön bacağını kırar. Adam onu kendi yanındaki bir yatağa alır ve hastalığı boyunca ona bakar. Sonun­da köpek iyileşip alıştığı gibi çevrede koşabilir hale gelince, ada­mın artık bakılacak hayvanı da, hayvanın dostluğu da, kendisi­ne bağımlılığı da yoktur. Kendi başınadır. O anki izolasyonuna dayanamaz, bir çekiç alır ve köpeğin dört bacağını da yeniden kırar.

Öyküden çıkartılacak olan ders, evliliklerin, dostlukların, çe­şitli türden bağımlılıkların temelde birinin tarafında bakılma ih­tiyacı diğerinin tarafında ise bakma ihtiyacı ile birbirine tutun­duğu dünyamızda pek çok ilişkiye uyarlanabilir. Sağlıklı yanda yaşadığımız şey, değiştiremediğimiz soğuk ve yalnız kaderlerimi­zi kucaklaştırıp birbirimizi rahatlattığımız yoldaşlıktır. Sağlıksız yanda ise, dünyada hastalıktan yakınan ve özgürlük olasılığı ye­niden açıldığında bile bağımlılıklarını terk etmekten nefret eden kimselerin koyduğu kendini sınırlamalar vardır.


3. Hastalık ve Sağlık Arasındaki Denge

Bir kültürde hastalığın ve sağlığın işlevini anlamamız gerekir. Harold Bailen'in ortaya koyduğu gibi, hastalığın kendisi en bü­yük düşman değildir. Bu gerçekte, benim tüberkülozumun bana yaptığı gibi, kişiyi yaşamının muhasebesini çıkarmaya ve çalışma ve oyun düzeninde reform yapmaya zorlayan gizli bir şükran olabilir. Buraya, Anksiyetenin Anlamı'nda {23} yazdığım iki parag­rafı almak istiyorum:

'Bir hastalığı olmak, bir çatışma durumunu çözmenin bir yo­ludur. Hastalık kişinin dünyasını, azaltılmış sorumluluklar ve iş­lerle kişinin başa çıkmak için daha iyi bir şansının olacağı şekil­de küçültmektir. Buna karşılık sağlık, organizmayı kapasitesini gerçekleştirmede özgürleştirmektir.

İnsanlar hastalığı, eski kuşakların şeytanı kullandıkları gibi, nefret edilen yaşantıları, onlar için sorumluluğu almaktan kaçın­mak için yansıtacakları bir nesne olarak kullanırlar. Ama suçlu­luk duygusundan geçici bir kurtuluşun ötesinde bu aldanış işe yaramaz. Sağlık ve hastalık, yaşam boyunca kendimizi dünyamı­za uygun ve dünyamızı da kendimize uygun hale getirmek için sürekli yaşadığımız sürecin bir bölümü ve parçasıdır.'

Ağrı, en büyük düşman değildir. Norman Cousins'in yazdığı gibi, "Amerikalılar muhtemelen yeryüzünde en fazla ağrı-bilinci olan insanlardır. Yıllarca bize basında, radyoda, televizyonda, gündelik konuşmalarda davullarla söylendi ki, en küçük bir ağ­rı, şeytanın ta kendisiymiş gibi derhal ortadan kaldırılmalıdır." Sonra da bize cüzzamın, yakalanan kimse ağrı duygusunu yitirdi­ği ve enfekte olan yerlerinin nasıl ve ne zaman bakılacağını söyleyecek bir işaret olmadığı için böyle lanetli bir hastalık olduğu­nu anlatarak devam ediyor. Bizler bu ülkede sancıyı ve acıyı dur­durmak için korkunç miktarda trankilizan kullanıyoruz.

Ağrı ve zevk arasındaki karşılıklı oyun ve birinin öbürüne bağlı oluşu Eflatun tarafından da görülmüştü:

'İnsanların zevk diye adlandırdığı bu şey ne kadar garip görü­nüyor! Ve o ne kadar kendi zıddı ile, ağrıyla garip şekilde ilinti­li! ikisi hiçbir zaman bir kimsede beraber bulunmaz ve gene de birini arar ve bulursan her zaman öbürünü de almaya mecbur­sun, sanki ikisi de bir ve aynı başa yapışmışlar gibi... Biri nere­de bulunursa, öbürü de arkasından gelir. Benim durumumda da öyle; bacaklanmda pranganın sonucu olarak ağn olduğundan beri zevkin de onu takip edeceği görünüyor.'

Ağrı yaşama duygu kalıcıdır. Ağrıdan kaçarken canlılığımızı, hakiki hissediş yetimizi, hatta aşkı yitiriyoruz. Ağrının kendi ba­şına iyi bir şey olduğunu söylemiyorum. Diyorum ki, ağrı ve ağ­rıdan kurtulma paradoksal şekilde birlikte gider. Onlar Heraklit'in yayı ve kirişidir. Ağrı olmadan biz bir zombiler milleti olu­ruz. Bazı eleştirmenler bu duruma zaten ulaştığımıza inanıyorlar.

Tıbbi teknolojinin hastalıkları birbiri ardına süpürdüğü, tü­berküloz ve çocuk felci gibi orijinal ölümcül musibetlerin son örnekler olduğu, bize gerekenin yalnızca beklemek ve tıp bütün hastalıkları alt edinceye kadar yaşamayı ummak olduğu şeklinde yaygın bir aldanış vardır. Ama bu aldanış, hastalık ve sağlığın bir insan toplumundaki işlevlerine ilişkin ciddi bir yanlış anlamaya dayanır. Dr. Robert Rynearson Journal of Clinical Psychiatry'de, "Hekimler teknolojinin bir gün hastalığı ortadan kaldıracağı fik­rine karşı direnmelidir" diye yazıyor. "İnsanlar kendilerini tehdit altında ve çaresiz hissettikleri sürece hastalığın sağladığı sığınağı arayacaklardır. Tanınmış bilim insanı ve hümanist Jacob Bronowski bizi önceden uyardı: Mutlak bilgi ve güç arzusuna karşı kendimizi tedavi etmeliyiz. Düğmelere basma düzeni ile insan hareketi arasındaki mesafeyi kapatmak zorundayız. İnsanlara dokunmalıyız."

Sadece hekimler değil sıradan insanlar da bu ilüzyona diren­melidir; insanlar tıbbi teknolojinin kendilerini kesin olarak kur­taracağını sanmakta, kendi sağlıkları için sorumluluk almamayı güçlü şekilde rasyonalize etmektedirler. Çünkü insanların ya­şamları, kaderleri böyle olduğu için sağlık ve hastalık arasında çok hassas bir dengededir ve bu denge de en önemli olan şeydir. Kuşku yoktur ki, biz ırk olarak gittikçe daha sağlıklı oluyoruz. Ama hastalık olasılıklarının da buna oranla aynı zamanda yük­seldiğini söylersem yanlış anlaşılır mıyım? Gerçekten doktorlara başvurma elli yıl öncesinden çok daha fazla. Aslında olan şey, hastalık çeşitlerinin, dışarıdan insana saldıran enfeksiyon hasta­lıklarından, anksiyete ve stresle çok yakından ilgili olan kalp krizleri, hipertansiyon ve inmeler gibi iç hastalıklarına kaymasıdır. Bu son söylediklerim günümüzün en büyük katilleridir.

Hastalık ve sağlık her birimizde birbiriyle tamamen denge içindedir ve alabildiğimiz kadar sorumluluk almak bize bu den­ge bozulduğu zaman onu yeniden oluşturma olanağı verir. O ka­dar büyük insanımızın yaşamları boyunca hastalıkla mücadele etmeleri kazara olan bir şey değildir. Tüberkülozu olan önemli yaratıcı insan sayısının büyüklüğüne dikkat ederek birkaç yıl ön­ce bir hekim, tüberküloz basilinin kana, deha oluşturan bir se­rum verdiğini savunan Tüberküloz ve Deha başlıklı bir kitap yaz­mıştı. Bu açıklama bana saçma görünüyor. Dahinin yaşam tarzı­nın, yoğun çalışma, başarılamayan şevk, beyindeki ateş gibi özelliklerle denge üzerinde fazla zorlanma yaptığı ve bu yüzden bireyin bir süre kendine doğru çekilmesi için hasta olduğu, da­ha makul bir fikirdir.

Sağlık ve hastalık arasındaki mücadele yaratıcılığın kaynağı­nın bir kısmıdır. İngiliz doktor George Pickering çeşitli veriler toplamış ve Yaratıcı Hastalık adlı, alt başlığı ise Charles Darwin, Florence Nightingale, Mary Baker Eddy, Sigmund Freud, Marcel Proust ve Elisabeth Barrett Browning'in Yaşamları ve Zihinlerindeki Hastalık olan bir kitapta bunlara yer vermişti. Bu insanların her birinin ciddi hastalıkları olduğunu ve bunu yapıcı olarak karşıladıklarını anlatıyordu. Pickering, çok ağrılı oldukları za­man onu yatağa düşüren, ve yatakta komite toplantılarına katıl­mak, hasta görmek ya da ziyaretçileri oyalamak gibi şeyleri ya­pamadığı kendi osteroartritik kalçalarından "bir müttefik" olarak söz ediyor. "Bunlar yaratıcı çalışma için ideal koşullardır, fuzuli işgallerden, yaşamın sıradan korolarından azade."

Dr. O. Carl Simonton, kendisini tedavide meditasyon kullan­ma sorumluluğunu üstlenen bir hasta şeklinde ele alarak, kanser tedavisinde öncülük etmiştir. Kanserli şahsa bir savaşın devam ettiğinin farkında olmasını ve günde iki kez onar dakika, akyu­varların kanser hücrelerini öldürüşü üzerine meditasyon yapma­yı öğretiyor. Bu insanların meditasyondaki fantezilerinin çizdiği tabloya bakarsak, farelerin ve kaplanların savaşını, akyuvarların askerler olduğu savaş resimlerini görürüz. Bir hep ya da hiç mü­cadelesi sürmektedir ve kişinin bilinci mücadelenin baş katılımcısıdır. "Hasta" olmanın eski yolları ve hastalığın sorumluluğunu doktora devretmek artık geçerli değildir.

Sağlıklı olma sanatı, Hadrian'ın kendi hastalığıyla karşılaşma­sından hareketle tanımlanmıştır;

'Daha iyiydim, ama bedenimle bir yol aramak, kendi dilekle­rimi ona empoze etmek ya da onun iradesine bırakmak amacıy­la, dünyamı düzenlemek ve genişletmek, kim olduğumu inşa et­mek ve yaşamımı süslemek adına eskisinden çok daha fazla be­ceri kullanıyordum.'


22. Ing. Erhard Seminars Training, Erhard Eğitim Seminerleri. 1971 yılında Scientologist Werner Erhard (Gerçek adı John Paul Rosenberg) tarafından oluşturulan, herkesin aslında kusursuz olduğu ve tanrısal bir kudretle kendi gerçekliğini yarattığı teorisine da­yanır. Est kelimesi ise Latince'de oimak eylemine karşılık gelir.

23. Yazarın daha önceki kitaplarından biri; henüz Türkçe'de basılmadı.