Ortak suç kavramı konusunda kişisel olarak ben, bir insanı başka bir insanın ya da insanlar grubunun davranışlarından sorumlu tutmanın hiçbir haklı temeli olmadığını düşünüyorum. II. Dünya Savaşı'ndan bu yana, ortak suç kavramına karşı kamuoyunda tartışmaktan usanmadım.
Ne var ki bazen insanları batıl inançlarından kurtarmak için birçok öğretici hile gerekmektedir. Amerikalı bir kadın, "Kitaplarınızdan bazılarını Adolf Hitler'in dili olan Almanca'da hala nasıl yazabiliyorsunuz?" diyerek bana sitem etti. Karşılık olarak, mutfağında bıçak olup olmadığını sordum, evet yanıtını alınca ürkmüş, şok olmuş gibi yapıp bağırdım: "Onca katil, kurbanlarının karnını deşip öldürmek için kullandıktan sonra nasıl hala bıçak kullanabiliyorsunuz?" Almanca'da kitap yazmama itiraz etmeyi bıraktı.
Viktor E. Frankl
"İnsanın Anlam Arayışı" kitabından..
As for the concept of collective guilt, I personally think that it is totally unjustified to hold one person responsible for the behavior of another person or a collective of persons Since the end of World War II l have not become weary of publicly arguing against the collective guilt concept.
Sometimes, however, it takes a lot of didactic tricks to detach people from their superstitions. An American woman once confronted me with the reproach, "How can you still write some of your books in German, Adolf Hitler's language?" In response, I asked her if she had knives in her kitchen, and when she answered that she did, l acted dismayed and shocked, exclaiming, "How can you still use knives after so many killers have used them to stab and murder their victims?" She stopped objecting to my writing books in German.
Beden dilinde, ses tonunda ve kullanılan sözcüklerde uyum sağlamak ve diğerlerinin inanç ve değerlerine saygı duymak, NLP'de "ayak uydurma" olarak anılır. Bu, bir başka kişiyi kendi dünyanıza sokmaya çalışmaktansa, onun dünyasına girme esnekliğine sahip olmaktır. Bir arkadaşınızla yürürken, sizin hızınıza yetişmesi için ısrar etmek yerine, onun yanında gittiğinizi hayal edin. Bu süreçte kendi özvarlığınızı veya inanç ve değerlerinizi kaybetmezsiniz. Tam tersine, iyi ayak uydurabilmek için güçlü bir benlik anlayışınız olması gerekir.
Ayak uydurmak, köprü kurmaktır. Bunu yaptığınızda, diğer kişiyi başka olanaklara taşıyabilirsiniz. Söz gelimi, öfkeli veya üzgün birine bedensel uyum gösterdiğinizde, onun için önemli olan şeyi dikkate almış olursunuz, dolayısıyla o da artık yaşadığı deneyimin geçerliliği üzerinde daha fazla durmaya gerek duymayacak ve etkileşime hazır hale gelecektir. Daha sonra sesinizi yumuşatarak ve beden duruşunuzu değiştirerek, onu sakinleştirebilirsiniz. Önce ayak uydurup uyumu oluşturmadan, o kişiye öncülük edemezsiniz.
Joseph, gitar öğretmenliği yaparken, yeni öğrencisi olan beş yaşındaki bir kız çocuğuyla tanıştı. Babası onu bir deneme dersi için getirmişti. Çocuk öğrenmeyi istemesine rağmen, korktuğu ve utandığı çok açıktı. Tek bir söz bile edememişti. Joseph'in tek yapabileceği, konuşurken kızın nefes alışını ve genel beden hareketlerinin hızını ve ritmini aynalamaktı. Yavaş yavaş daha ağır nefes almaya başladı. Kızın nefes alışı da yatışmış ve biraz da olsa konuşmaya başlamıştı. Joseph daha sonra gitarla ilgili kızın kendi sözcüklerini kullanarak, onunla aynı ses yüksekliğiyle konuştu. Küçük kızın sesi artık daha güçlü hale geldi. Açıldı. Başlangıçta zor gözükmüş olsa da, ders başarıyla sonuçlanmıştı.
Serebrumun iki serebral yarımküreden oluştuğunu ve sol yarımkürenin bedenin sağ tarafını, sağ yarımkürenin ise sol tarafını kontrol ettiğini daha önce ifade etmiştik. Normal insanlarda yarımkürelerden birindeki bilgi anında diğerine aktarılır. Bu aktarım CORPUS CALLOSUM adı verilen geniş bir sinir lifleri bağlantısıyla yapılır. Bu bağ kesildiğinde, ki buna bölünmüş beyin denir, neler olduğuna bakmadan önce beynin bir bütün olarak nasıl işlediğine bakalım.
Sol yarımküre bedenin sağ tarafını, sağ yarımküre ise bedenin sol tarafını kontrol eder. Sol yarımkürede konuşma merkezi yer alır. Gözler doğrudan ileriye sabitleştiğinde, bu sabitleşmenin solundaki görüntü hayali her iki gözden beynin sağ tarafına gider, sabitleşmenin sağındakiler ise sol tarafına gider. Böylece her iki yarımküre yazı yazan elin normal işleyişini gösteren görsel sahanın yarı görüntüsüne sahiptir. Normal bir beyinde bir yarımküreye giden uyaran diğer yarımküreye corpus callosum tarafından çok hızlı bir şekilde iletilir, dolayısıyla beynimiz tek bir birim gibi iş görür.
Roger Sperry ikiye ayrılmış beyin üzerine yaptığı araştırmasıyla 1981'de Nobel ödülünü kazanmıştır. Kurduğu test düzeneklerinde birinde Sperry, beyin-ayırma ameliyatı geçirmiş bir erkek deneğin ellerini deneğin göremeyeceği şekilde gizlemiş ve bir perde önüne oturtmuştur [-> şekil]. Deneğin bakışları perdenin ortasında yer alan bir noktaya sabitleştirilmiş ve perdenin sol tarafına saniyenin 1/10'i kadar bir süre fındık kelimesi yansıtılmıştır. Bu görsel imajın bedenin sol tarafını kontrol eden beynin sağ tarafına gittiğini unutmayın. Denek sol eli ile görüntüden gizlenen nesnelerden fındığı alabilir fakat denek deneyciye perdede gözüken kelimenin ne olduğunu söyleyemez çünkü konuşma sol yarımküreye bağlıdır ve fındığın görsel hayali bu sol tarafa aktarılmamıştır. Fakat görüntü imajının saniyenin onda biri için yansıtıldığını unutmayın, eğer daha uzun süre için yansıtılırsa bu beyin ameliyatı geçirmiş denek gözlerini oynatabilme imkanı bulacağından "fındık" kelimesi sol yarımküreye de yansıtılmış olacaktır yani bilgi her iki yarımküreye de gidecektir. İşte bu sebeple corpus callosum'un kesilmesi sonucu ortaya çıkan bu eksiklik deneğin günlük hayatındaki faaliyetlerini etkilemez.
(Resimde gösterilen deney anında sağ beyne gitmiş bilgi "fındık" değil de "anahtar"..)
Yetmezmiş gibi, kendi kendimize anlattığımız hikâyelerin pek çoğu da, kafamızda gerçekten olup bitenleri ifade etmekten uzaktır. Beyin hasarlı hastalar üzerinde yapılmış meşhur araştırmalardan biri, bu durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Hastalar ağır epilepsi yüzünden tedavi görmüş ve beyin kortekslerinin sağ ve sol yarıları, nöbetlerin bir taraftan diğerine yayılmasına engel olmak için cerrahi müdahaleyle birbirlerinden ayrılmıştır. Bu da, beynin sol ve sağ yanlarının, diğer tarafın ne yaptığından tamamen habersiz olması demektir.
Bir deneyde, bilimciler hastanın beyninin konuşmayla ilgili merkezlerin yer aldığı sol tarafına bir tavuk ayağının fotoğrafını ve konuşma üretme yetisine sahip olmayan sağ tarafına da karlı bir manzara fotoğrafı gösterirler. Başka bir dizi fotoğraf arasından, daha önce gördükleriyle ilgili bir fotoğraf seçmesi istendiğinde, hasta doğru tercihte bulunup, beynin sağ yarısı tarafından kontrol edilen sol eliyle bir kürek ve beynin sol yarısı tarafından kontrol edilen sağ eliyle de bir tavuk resmi seçer. Neden bu fotoğrafları tercih ettiğini açıklaması istenildiğinde, hasta: "Oo, çok kolay" der; "tavuk ayağı ve tavuk birbirlerini tamamlar ve kümesi temizlemek için de bir kürek gerekir." Bu deney sonucunda, bilimciler beynin sol yarısının, o an tam olarak neler olduğunu kavrayamıyor olmasına rağmen, dünyada olup bitenleri anlamlandırmakla görevli bir "yorumlayıcı" barındırdığı sonucuna vardı.
“ama sunacak olsam tek sunacağım şey de ışığın aldatmacaları olur.
Işığın aldatmacaları ile rahatlama imkânı da vardır, aslında.
Eğer tüm sahip olduğunuz o ise...”
Hayat, Evren ve Her şey
Douglas Adams
Araştırmalar artarak göstermekte ki; beynimiz sürekli gördüğünü çarpıtıp değiştirmekte. Beynimiz hayal ederek cesurca kestirmeden gitmekte. Her seferinde elde ettiğimiz görüntüyü, yeni baştan değerlendirmeye alacağımız yere... Dışımızda neler olduğunu, geçmiş deneyimlerimizden yola çıkarak tahmin ediyoruz.
Gözlerimizi her açtığımız an, beynimiz çok yoğun oranda ek bilgiyle dolmakta. Beyin, dışarıda ne olduğunu görmemize izin vermez, çoğunlukla uydurur durur. On yıldan fazla zamandır nörobilimciler kendi özel dünyamızı nasıl yarattığımızı yavaş yavaş anlamaya başladılar.
Eğer etrafınıza bakarsanız dünya oldukça yüksek çözünürlüklü,neredeyse fotografik olarak net ve tam gibi gözükmekte. Aslında bu resmin oldukça küçük bir kısmını elde ediyorsunuz. Gerçekte gördüğünüz ya da gördüğünüzü düşündüğünüz pek çok şey ile hafızanızı dolduruyorsunuz. Kendi dünyanızda, geçmişte yaşadığınız deneyimlerinizi ve elde ettiğiniz bilgileri kullanarak...
Görsel beynin, gözden ulaşan bilgilerden çok, hafızaya dayalı değerlendirme yaptığı anatomik çalışmalarla ortaya çıkmıştır. Geçmişte gördüğümüz herşeyin bilgisini kullanıyoruz gerçekte dışarıda ne olduğunu hayal edebilmek için.
En dikkat çekici olay beyinde bilindik 32 adet görsel alan olduğu. Hepsi başka alana sinyal yolluyor ve o alandan geri sinyaller alıyor ve o geri alınan sinyaller ön taraftan gelenlerle benzer ölçülerde, dolayısıyla inanılmaz derecede geriye dönüşlü bilgi akışı var.
Bu bilgi akış yollarının keşfi, görsel beyni anlamada tamamen devrim yapmıştır. Görsel beyni artık dış dünyadan gelen bilginin içeriye doğru aktığı tek gidişli cadde gibi düşünemeyiz. Onun yerine, beynin derinliklerinden gelen ve geri beynin derinliğine dönen yoğun miktardaki depolanmış bilgi, çift yönlü bir cadde gibi gözükmekte. Dolayısıyla dünyayı algılamamız, gözümüzün önünde durandan değil görmeyi umduklarımızdan etkilenmekte.
Bu oda normal gözükmekte ama aslında çok büyük ölçüde şekli bozulmuş. Kızlar tıpa tıp aynı ölçüde ama beyniniz onları o şekilde görmenize izin vermiyor. Odanın sağ tarafının sol tarafa göre daha büyük olduğunu söyleyemezsiniz. Sol köşeye doğru eğimli olan zeminde mobilyalar, beyninizi aldatmak için özel olarak tasarlanmıştır. Tüm bunlar, kızın odanın bir ucundan diğerine doğru yürürken ölçüsünün değiştiği illüzyonunu yaratmakta.
Beyniniz, basit anlamda, size odayı olduğu şekli ile görmenize izin vermiyor, onun yerine sizde kayıtlı olan hafızayı kullanarak kestirmeden gidiyor. Bu odanın bir görüntüsünü yaratmak diğer tüm odaları nasıl görmeyi umduğunuza bağlı.
Bu, görsel hafızamızın, hayallerimizin gözümüzün önünde duranı algılamamızı nasıl etkilediğine şaşırtıcı bir örnek.