Loading
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Müteşekkirim

Hayat tatmini ne kadar azsa ölüm anksiyetesi o kadar büyüktür. Bu ilke hastalarımdan biri tarafından açıkça gösterilmiştir. Philip elli üç yaşında oldukça başarılı bir üst düzey yöneticiydi. Her zaman ciddi bir işkolik olmuştu; haftada yetmiş seksen saat çalışır, her akşam evine işle dolup taşan evrak çantasıyla gelirdi ve iki yıllık bir süre boyunca Doğu Sahili'nde çalışmış ve hafta sonlarında Batı Sahili'ndeki evine gitmişti. Hayat tatmini çok azdı: işi güvenlik sağlıyordu, zevk değil; istediği için değil, zorunlu olduğu için çalışıyordu, anksiyetesini azaltmak için. Karısını ve çocuklarını çok az tanıyordu. Yıllar önce karısının evlilik dışı bir ilişkisi olmuştu ve onu asla affetmemişti -olayın kendisine değil, ilişki ve onun verdiği acının kendisini işine vermesine engel olduğu için kızmıştı. Karısı ve çocukları yabancılaşma yüzünden çok çekmişlerdi ve Philip bu güçlü sevgi, hayat tatmini ve anlam deposuna hiçbir zaman girmemişti. 

Derken bütün savunmalarını Philip'ten söküp alan bir felaket ortaya çıkmıştı. Uzay gemileri ve bunların donanımlarını imal eden sanayi kolundaki gerileme nedeniyle şirketi başarısız olmuş ve başka bir şirkete satılmıştı. Philip birdenbire işini kaybetmiş ve yaşı ve yüksek yöneticilik düzeyi yüzünden işsiz kalacağını düşünmüştü. Ciddi biçimde anksiyete yaşamaya başlamış ve bu devrede terapiye girmişti. Başlangıçta anksiyetesi tamamen işine yönelikti. Sürekli olarak işinden söz ediyordu. Düzenli olarak saat sabah 4'te uyanıp saatlerce işini düşünüyordu: bu haberi çalışanlarına nasıl verecekti, bölümünü nasıl aşama aşama ortadan kaldıracaktı, kendisine böyle davranılması yüzünden hissettiği öfkeyi nasıl idare edecekti. 

Philip kendisine yeni bir konum bulamadı. İşin son günü yaklaşırken çılgın gibiydi. Terapide yavaş yavaş bir midyenin rıhtıma yapışması gibi işle ilgili endişelerine yapışan anksiyetesini kurtarmayı başardık. Philip'in ciddi bir ölüm anksiyetesi olduğu ortaya çıktı. Her gece korkunç bir rüya kendisine işkence ediyordu: "simsiyah bir çukurun" kenarında duruyordu. Bir diğer tekrarlayan korkunç rüyası sahilde dik bir kum tepesinin üzerinde yürürken dengesini kaybetmesinden oluşuyordu. Rüyadan, "Başaramayacağım," diye mırıldanarak uyanıyordu tekrar tekrar. (Babası Philip doğmadan önce boğularak ölen bir denizciydi.)

Philip'in zorlayıcı maddi sorunu yoktu: cömert bir tazminat anlaşması vardı ve kısa bir süre önce aldığı büyük bir miras önemli ölçüde güvence sağlıyordu. Peki ya zaman! Zamanını nasıl kullanacaktı. Hiçbir şeyin Philip için çok fazla bir anlamı yoktu. Büyük bir umutsuzluğun içine gömülmüştü. Derken bir gece önemli bir olay meydana geldi. Uyuyamadığı için saat üç civarlarında, bir şey içip biraz okumak için alt kata inmişti. Pencereden gelen bir ses duyup oraya doğru yönelince maskeli, dev gibi bir adamla yüz yüze gelmişti. Şaşkınlığı geçip alarm sustuktan sonra ve polis gidip araştırma sona erdiğinde gerçek paniği başlamıştı. Aklına bir düşünce gelmişti, baştan ayağa güçlü bir şekilde titremesine neden olan sinir bozucu bir düşünce, "Mary ve çocuklara bir şey olabilirdi." Terapi seansımız sırasında olayı, tepkisini ve düşüncesini anlattı. Ben onu rahatlatmaktan çok, Mary'ye, çocuklara ve kendisine de bir şey olacağını söyledim. 

Kendini şaşkın ve afallamış hissettiği bir dönemden geçti. Alışık olduğu bütün o inkâr yapıları artık işlemiyordu: işi, özel oluşu, zafere tırmanışı, zarar görmezlik duygusu. Tıpkı maskeli hırsızla yüz yüze gelişi gibi, hayatın bazı temel gerçekleriyle de önce çekinerek sonra daha sağlam bir şekilde yüz yüze gelmişti: zeminsizlik, zamanın önlenemeyen geçişi ve ölümün kaçınılmazlığı. Bu yüz yüze geliş Philip'e bir aciliyet hissi vermişti ve hayatından doyum almak ve bir anlam bulmak için terapide çok çalıştı. Özellikle yakınlığa odaklandık - onun hiç tadını çıkarmadığı önemli bir hayat tatmin kaynağıydı bu.

Philip özel olduğu inancına o kadar çok yatırım yapmıştı ki, çaresizlik duygusuyla yüzleşmeye (ve başkalarıyla paylaşmaya) korkuyordu. Soran herkese gerçeği söylemesi -yani işi olmadığı ve başka bir iş bulmakta zorlandığını- ve duygularını izlemesi için ısrar ettim. Önce bu görevden kaçındı, ama yavaş yavaş incinebilirliğin paylaşılmasının yakınlığın kapısını açtığını öğrendi. Bir seansta özgeçmişini, ilgili alandaki bir şirketin başkanı olan ve kendisi için bir iş bulabilecek olan bir arkadaşıma göndermesini önerdim. Philip resmî ve kibar bir tavırla teşekkür etti; ama arabasına bindiğinde otuz beş yıldır ilk defa "bir bebek gibi" ağlamıştı. Bu ağlama üzerinde uzun uzun durduk, onun için ne anlama geliyordu, ne hissetmişti ve neden benim önümde ağlayamamıştı. İncinebilirliğini kabul ettikçe, önce benimle, sonra ailesiyle birleşme hissi derinleşmişti; başkalarıyla da daha önce hiç başaramadığı şekilde yakın olmuştu. Zaman yönelimi çarpıcı biçimde değişmişti: artık zamanı bir düşman olarak görmüyordu -gizlenmesi ya da öldürülmesi gereken bir düşman. Şimdi, gün be gün boş vakti olduğu için zamanın tadını ve keyfini çıkarmaya başlamıştı. Ayrıca kendisinin uzun zamandır uyuşuk olan bir parçası daha ortaya çıkmış ve onlarca yıldır ilk defa yaratıcı dürtülerinin resim ve yazmada ifadesini bulmaya izin vermişti. Sekiz aylık işsizlikten sonra başka bir şehirde yeni ve mücadele gerektiren bir iş buldu Philip. Son seansımızda, "Son birkaç aydır cehennem azabı çektim. Ama bu durum ne kadar korkunç olursa olsun hemen iş bulamadığım için memnunum. Bu süreçten geçmek zorunda kaldığım için müteşekkirim," dedi. Philip'in öğrendiği şey, gerçeği gizlemeye ve ölümün inkârına adanan hayatın deneyimi sınırlayacağı ve en sonunda kendi üzerine çökeceğiydi. 

Varoluşçu Psikoterapi 
Irvin Yalom
sf 334-337

~

"Oyun" filmi

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Homeostaz

En küçük canlıdan en gelişmiş organizmaya kadar her canlı, fonksiyonunu sürdüren organizma kendi biyolojik dengesini muhafaza etmeye gayret eder. Her canlı dinamik bir dış çevre içinde yaşayan dinamik bir iç çevreye sahiptir. Claude Bernard’ın dediği gibi iç dünya ve dış dünya arasındaki ilişkiyi stabil tutmak için ömür boyu mücadele ederiz. İşte bu dengeyi bozan küçük-büyük her türlü olay bizim açımızdan travma olarak değerlendirilir. Bir travmanın şiddeti, lokal mi genel mi olduğu, akut mu kronik mi olması önemlidir. Aynı organizmada farklı tepkiler yaratması da mümkündür. Fiziksel, kimyasal, psikolojik travmalar olabilir, değişik tipte travmalar olabilir. Ama aşağı yukarı hepsinin sıralı, önceden kestirilemeyen ama organize olarak birbiri ardı sıra devam eden bir işleyişi olduğunu söylemek lazım.



2 Ağustos 2011 Salı

Düzen ve Özgürlük Üzerine

Hep birlikte günlük yaşam ilişkilerimize düzen getirip getiremeyeceğimizi araştıracağız, çünkü ilişki toplumdur. Sizinle benim aramdaki, benimle bir başkası arasındaki ilişki toplumun yapısıdır. Başka bir deyişle, ilişki toplumun yapısı ve doğasıdır. Bunu çok yalın bir biçimde ortaya koyuyoruz. İlişkide hiçbir düzen olmadığında –şimdikilerde olmadığı gibi– her hareket çelişkili olmaya ve aynı zamanda çok büyük üzüntü, karmaşa, zarar ve çatışma üretmeye zorunludur. Lütfen yalnızca ben konuşmayayım, gelin bunu sizlerle paylaşalım, çünkü birlikte bir yolculuğa çıkıyoruz, belki de el ele, sevgiyle, saygıyla. Eğer öylece oturup dinlerseniz ya da ders alıyormuş gibiyseniz, korkarım siz ve ben bu yolculuğa birlikte el ele çıkamayız. Öyleyse lütfen kendi zihninizi; kiminle olduğu önemli değil, ister karınızla, ister çocuklarınızla, ister komşunuzla, isterse devletinizle olsun, kendi ilişkinizi inceleyin ve o ilişkide düzen olup olmadığına bakın, çünkü düzen gereklidir, doğruluk gereklidir. Düzen erdemdir; öyle matematiksel, öyle arı ve eksiksizdir ki, biz böyle bir düzenin olup olmadığını bulmaya çalışacağız.

Hiç kimse ilişkisiz yaşayamaz. Dağlara çekilebilir, bir rahip, bir sanyasi olabilir, çöllerde tek başınıza dolaşabilirsiniz, ama ilişkidesinizdir. Bu mutlak olgudan kaçamazsınız. So­yutlanırsanız var olamazsınız. Zihniniz soyutlanarak var ol­duğunu ya da bir soyutlanma hali ortaya çıkardığını sana­bilir, ama bu soyutlanmada bile ilişkidesinizdir. Yaşam iliş­kidir, yaşamak ilişkidir. Siz ve ben çevremize bir duvar örmüşsek ve o duvarın üstünden dışarıya ara sıra göz atıyor­sak yaşayamayız. Bilinçsizce, derinden, o duvarın altından ilişkideyizdir. İlişkinin bu noktasına çok dikkat ettiğimizi pek sanmıyorum. Sizin kitaplarınız ilişkiden söz etmezler; onlar Tanrı, ibadet, yöntemler, nasıl nefes alınacağı, şunu ya da bunu yapıp yapmamanız gerektiği hakkında konu­şurlar, ama bana söylenen ilişkiden hiç söz edilmediği.

İlişki tıpkı özgürlükte olduğu gibi sorumluluk gerektirir. Bağlı olmak yaşamaktır; yaşamdır; varoluştur. Eğer ilişkide bir düzensizlik varsa, bütün toplumumuz, kültürümüz, tıp­kı şu anda olduğu gibi parçalara ayrılır.

Öyleyse düzen nedir, özgürlük nedir, ilişki nedir? Düzensiz­lik nedir? Çünkü eğer zihin neyin düzensizlik oluşturduğu­nu derinden, içten anlarsa, o içgörüden, o farkındalıktan, o gözlemden doğal olarak düzen oluşur. Bu, olması gereken bir düzen modeli değil, bizim içinde büyüdüğümüz, din aracılığıyla, kültür aracılığıyla kurulmuş olan düzenin ne ol­ması gerektiği ya da ne olduğudur. İster kültürel, toplum­sal, yasal bir düzen olsun, isterse dinsel bir düzen olsun, zihin o düzene, bir toplumsal hareket ya da belirli liderler ta­rafından kurulan bir modele boyun eğmeye çalışmıştır. Bu, bana göre düzen değildir, çünkü içinde uygunluk vardır ve uygunluğun olduğu yerde düzensizlik vardır. Nerede yet­kenin kabulü, nerede karşılaştırmalı varoluş, başka bir de­yişle, kendini bir başkasıyla karşılaştırma, ölçme varsa, ora­da düzensizlik vardır. Sizlere bunun nedenini açıklayayım.

Zihninizin neden uygunluk gösterdiğini kendinize hiç sor­dunuz mu? Bir modele uyduğunuzun farkında mısınız? Ne tür bir model olduğu önemli değil, kendiniz için bir model oluşturmuş olmanız ya da o modelin sizin için kurulu ol­ması da. Neden hep uygunluk gösterirsiniz? Kuşkusuz uy­gunluğun olduğu yerde özgürlük olamaz. Ama zihin her zaman özgürlüğü arar –ne kadar zeki, ne kadar duyarlı ve bilinçliyse, istek de o kadar artar. Zihin uyar, öykünür, çünkü bir modeli izlemede, uygunlukta daha çok güven bulur. Bu apaçık bir olgudur. Toplumsal olan her şeyi yaparsınız, çünkü uymak daha iyidir. Yurtdışında eğitim almış olabilir­siniz, olağanüstü bir bilim adamı, siyasetçi olabilirsiniz, ama eğer tapınaklara gitmez ya da size yapmanız söylenen sıra­dan şeyleri yapmazsanız, kötü bir şeylerin olacağına ilişkin gizli bir korku duyar ve böylece uygunluk gösterirsiniz: Uy­gunluk gösteren bir zihne ne olur? Bunu lütfen sorgulayın. Uygunluk gösterdiğinizde zihninize ne olur? Her şeyden önce burada özgürlüğün, algının, bağımsız sorgulamanın tamamıyla yadsınması söz konusudur. Uygunluk gösterdiğinizde korku vardır. Öyle değil mi? Çocukluktan başlaya­rak zihin sınavlardan geçmek, bir diploma sahibi olmak, eğer şanslıysa bir iş bulmak ve evlenmek gibi toplumun kurmuş olduğu bir modele uymak, öykünmek üzere eğitil­miştir. O modeli kabul edersiniz ve onun dışına çıkmaya korkarsınız.

Öyleyse siz içten içe özgürlüğü yadsır, ondan korkar, orta­ya çıkarmak, araştırmak, sorgulamak, sormak için özgür olmadığınız duygusuna kapılırsınız. Dolayısıyla bu, ilişkileri­mizde düzensizlik oluşturur. Bununla derinden ilgilenme­ye, gerçek bir içgörü sahibi olmaya, bunun hakikatini gör­meye çalışıyoruz; zihni özgür kılan, birkaç uygulama ya da sorgulama değil, 'olan'ın gerçek algılanışı anlamına gelen hakikatin algılanışıdır.

Korkuyla, uygunlukla, bir karşılaştırma olan ölçümle ilişki­lerimize hem içten hem de dıştan düzensizlik getiririz. Her ne kadar yakın olursak olalım, ilişkilerimiz yalnızca birbiri­miz arasında değil, dışarıdan bakıldığında da bir düzensiz­lik içindedir. Eğer o düzensizliği açıkça görürsek –yalnızca dış anlamda değil, kendi içimizde derinden onun bütün yönlerini görürsek– bu kavrayıştan düzen ortaya çıkar. Böylece bize yüklenmiş bir düzene göre yaşamak zorunda kalmayız. Düzenin hiçbir modeli yoktur; düzen bir kopya değildir, düzensizliğin ne olduğunun kavranmasıyla ortaya çıkar. Bir ilişkide düzensizliği ne kadar iyi anlarsanız, dü­zen o kadar olağanüstü olur. Öyleyse şimdi birbirimizle olan ilişkimizin ne olduğunu bulmamız gerekiyor.

Birbirinizle olan ilişkiniz nedir? Herhangi bir ilişkiniz var mı, yoksa ilişkiniz geçmişinizle mi? Geçmiş, bütün imgele­ri, deneyimi, bilgisiyle sizin ilişki diye adlandırdığınız şeyi oluşturur. Ama ilişkide bilgi düzensizliğe neden olur. Ben sizinle ilişkideyim;  sizin oğlunuz, babanız, karınız, kocanızım diyelim. Birlikte yaşamışız, siz beni incitmişsiniz, ben sizi incitmişim. Başımın etini yemişsiniz, kabalık etmiş, be­ni dövmüş, arkamdan konuşmuş ya da yüzüme ağır şeyler söylemişsiniz. Böylece sizinle on yıl ya da iki gün birlikte yaşamışım ve o acılar, tedirginlikler, cinsel hazlar, can sıkıntılar, acı sözler bende anı olarak kalmış. Bunlar anıları saklayan beyin hücrelerime kaydolur. Dolayısıyla sizinle olan ilişkim geçmiş üzerine kuruludur. Geçmiş benim yaşamımdır. Eğer gözlemlerseniz, zihninizin, yaşamınızın, davranışlarınızın nasıl geçmişe bağlı olduğunu göreceksiniz. Geçmi­şe bağlı olan bir ilişki düzensizlik yaratmaya zorunludur. Başka bir deyişle, bir ilişki hakkında bildikleriniz düzensiz­liği de beraberinde getirir. Eğer beni incitmişseniz, ben bu­nu anımsarım; siz beni dün ya da bir hafta önce incitmişse­niz, bu benim zihnimde kalır, bu benim sizin hakkınızdaki bildiklerimdir. Bu bilgi ilişkiyi engeller; ilişkideki bu bilgi düzensizlik doğurur. Öyleyse soru şu:Beni incittiğinizde, övdüğünüzde ya da utandırdığınızda, zihin bunu o anda kaydetmeden silip atabilir mi? Bunu hiç denediniz mi?

Diyelim, dün birisi bana hiç de doğru olmayan oldukça acı şeyler söyledi ve onun söyledikleri kaydoldu. Zihin o kişi­yi o kayıtla belirler ve ona göre hareket eder. Bir ilişkide zi­hin o sövgüyle, o acı sözcüklerle, o doğru olmayan şeyler­le hareket ettiğinde, bu bilgiler ilişkiye düzensizlik getirir. Öyle değil mi? Peki zihin sövüldüğü ya da övüldüğü anda nasıl kayda geçmeyebilir? Çünkü benim için yaşamdaki en önemli şey ilişkidir. İlişki olmadığında düzensizlik vardır. Düzenin, matematiksel düzenin en ileri biçimi olan eksik­siz bir düzenin içinde yaşayan bir zihin, bir dakika için bi­le olsa üzerine düzensizliğin gölgesinin düşmesine izin ver­mez. O düzensizlik, zihin ilişkideki geçmiş bilgilere daya­narak hareket ettiğinde ortaya çıkar. Öyleyse zihin nasıl olacak da sövgüyü ya da övgüyü olduğu gibi kaydetmeye­cek, ama yapıldığını bilecektir?Yapıldığını bilip kaydetmeyebilir ve böylelikle ilişkide temiz, sağlıklı ve bütünsel ka­labilir mi?

Bununla ilgileniyor musunuz? Eğer gerçekten ilgileniyorsa­nız, bu yaşamdaki en büyük sorun, bir ilişkide yaşamın zi­hin hiç incinmeden, bozulmadan nasıl geçeceğidir. Şimdi sizce buna olanak var mıdır? Olanaksız bir soru ortaya koy­duk. Olanaksız bir soru ve biz olanaksız yanıtı bulmak zo­rundayız. Çünkü olanaklı yanıt sıradandır, çoktan verilmiş­tir; ama eğer olanaksızı sorarsanız, zihin yanıtı bulmak zo­rundadır. Zihin bunu yapabilir mi? İşte bu sevgidir. Hiçbir sövgüyü, hiçbir övgüyü kaydetmeyen zihin, sevginin ne ol­duğunu bilir.

Zihin hiç ama hiç, kesinlikle hiçbir zaman sövgüyü ya da övgüyü kaydetmeyebilir mi? Bu olanaklı mıdır? Eğer zihin buna yanıt bulabilirse, ilişki sorununu çözmüştür. Biz ilişki içinde yaşarız. İlişki soyut değil, günlük bir yaşam olgusu­dur. İşyerinize gidin gelin, karınızla sevişin ya da tartışın, hep ilişkidesinizdir. Eğer o ilişkide, siz ve bir başkası ara­sında ya da siz ve başkaları arasında bir düzen yoksa, enin­de sonunda düzensizlik oluşturacak bir kültür yaratırsınız –tıpkı şu anda olduğu gibi. Öyleyse düzen kesinlikle gerek­lidir. Bunu bulmak için zihin, her ne kadar sövülmüş, incin­miş, kaba davranışlara uğramış, acı sözler işitmiş olsa da, bunları bir saniye bile olsa tutmayabilir mi? Çünkü tuttuğunuz anda çoktan kaydolmuş ve zihin hücrelerinde bir iz bı­rakmıştır. Sorunun ne kadar zor olduğuna bakın. Zihin ta­mamıyla saf kalacak biçimde bunu yapabilir mi? Saf bir zi­hin demek incinmeyen bir zihin demektir. Çünkü incinme­yen bir zihin, bir başkasını da incitmeyecektir. Peki bu ola­naklı mıdır? Etkinin, olayın, kötülüğün, güvensizliğin her biçimi zihne atılır. Zihin bunları hiç kaydetmeyebilir ve böylece çok saf, çok temiz kalabilir mi? Bunu hep birlikte bulacağız.

Bu konuya sevginin ne olduğunu sorarak girelim. Sevgi dü­şüncenin ürünü müdür? Sevgi zamanın alanı içinde midir? Sevgi haz mıdır? İşlenebilen, uygulanabilen, düşünceyle kurulabilen bir şey midir? Bunu sorgularken şu soru yanıtlanmalıdır: Sevgi, cinsel ya da başka herhangi türde bir haz mıdır? Zihinlerimiz sürekli hazzın peşindedir: Dün iyi bir yemek yediysem, o yemeğin hazzı kaydedilir, daha çoğunu isterim, daha iyi bir yemek ya da yarın da aynı tür bir ye­mek isterim. Günbatımından ya da yaprakların ardındaki ay'ı seyretmekten, açık denizlerde bir dalga görmekten büyük tat alırım. O güzellik büyük tat verir ve bu büyük bir hazdır. Zihin onu kaydeder, onun yinelenmesini ister. Düşünce cinsellik hakkında düşünür, onun yinelenmesini ister ve siz buna sevgi dersiniz, öyle değil mi? Cinsellik hakkın­da konuştuğumuzda utanmayın. Cinsellik yaşamınızın bir parçasıdır. Onu gizlenecek bir şey haline getirdiniz, çünkü bir tek cinsel özgürlüğün dışındaki her türlü özgürlüğü yadsıdınız.

Öyleyse sevgi haz mıdır? Hazzın düşünceyle oluşturulduğu gibi, sevgi de düşünceyle mi oluşturulmuştur? Sevgi kıs­kançlık mıdır? Kıskanç, açgözlü, hırslı, vahşi, boyun eğen, uygunluk gösteren, tamamıyla düzensizlik içinde olan biri sevebilir mi? Öyleyse nedir sevgi? Açıkça görülüyor ki, bun­ların hiçbiri değil. Sevgi haz değildir. Lütfen hazzın önemini anlayın. Haz düşünceyle güçlenir, bu nedenle düşünce sevgi değildir. Düşünce sevgiyi geliştiremez. Düşünce tıpkı korkuda olduğu gibi haz arayışını besler, ama sevgi yarata­maz ya da oluşturamaz. Bunun hakikati görün. O zaman hırsınızı, açgözlülüğünüzü bir yana atacaksınız. Olumsuzlama yoluyla en olumlu ve en olağanüstü şey olan sevgiye ulaşacaksınız.

Bir ilişkideki düzensizlik o ilişkide hiç sevgi olmadığı anla­mına gelir ve düzensizlik uygunluk gösterme söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Öyleyse hazzın belirli bir modeli­ne uyan bir zihin, sevginin ne olduğunu hiçbir zaman bile­mez. Düzensizliğin bütün gelişimini anlamış olan bir zihin sonunda 'erdem' denen bir düzene ve dolayısıyla sevgiye varır. Bu sizin yaşamınız, benim değil. Eğer bu biçimde ya­şamazsanız, çok mutsuz olursunuz, toplumsal düzensizlik içinde hapsolur ve o akıntıda sonsuza dek sürüklenirsiniz. Sevginin, düzenin ne olduğunu bilen, yalnızca o akıntıdan kurtulan kişidir.

Jiddu Krishnamurti


Varoluşçu Psikoterapi



Varoluşçu Psikoterapi
Irvin Yalom

Çeviren: Zeliha İyidoğan Babayiğit 
Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2001
768 sayfa

Varoluşçu terapi çeşitli biçimler altında dünya çapında uygulanmaktadır. Ama Yalom'a kadar tutarlı bir bütün olarak ele alınmamış ve nasıl işe yaradığı değerlendirilmemişti. Irvin Yalom, yaşamsal dört temel kaygıyı -ölüm, özgürlük, varoluşsal yalıtım ve anlamsızlık- ele alarak bizi bunlarla yüzleşmeye çağırıyor. Bu kaygıların kişilikte ve psikopatolojide nasıl ortaya çıktıklarını ve bilgimizin bunları aşmada nasıl yardımcı olacağını gösteriyor. Klinik deneyimleri, büyük felsefe ve edebiyat yapıtlarını iç içe dokuyan Varoluşçu Psikoterapi yepyeni kapılar açıyor.


'Bu mükemmel kitabın varoluşçu psikoterapiyi inceleyenler ve bütün klinikçiler için bir klasik olacağına inanıyorum.
Ama onu yalnızca psikiyatrist ve psikologlarla sınırlamak bir hata olur - 
insanların neyi neden yaptığıyla ilgilenen herkes bu kitabı okumalıdır.'
- Rollo May

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Risk

Gülmek, "SAF" denme riskini göze almaktır,
Ağlamak ise, "DUYGUSAL" görünme riskini... 
Birine yakınlaşmak, "KENDİNİ KAPTIRMA" riskini 
Duygularını açmak, "KENDİNİ ORTAYA KOYMA" riskini almaktır, 
Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise, "ONLARI BAŞKASINA KAPTIRMA" riskini.. 
Sevmek, "KARŞILIK GÖREMEME" riskini 
Yaşamak ise, "ÖLME" riskini göze almaktır. 
Umutlanmak, "HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA" riskini 
Çabalamak ise, "BAŞARISIZ OLMA" riskini göze almaktır...

Ama riskler yaşanmalıdır, çünkü hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır. Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez. Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken, bedelini özgürlüğünü kaybederek öder. Sadece riski göze alabilen kişi hürdür. 

Leo F. Buscaglia


20 Temmuz 2011 Çarşamba

Ölümlülüğün farkındalığı?

Ölümlüğün farkındalığı insana mı mahsus?
Veya ölümlülüğün farkındalığı mı insana mahsus?
Yoksa ölümün inkarı mı insana mahsus?
Ölümsüzlük arayışı insana mahsus mu?
...


"Aslında Heidegger'in çağdaş ölüm felsefesinde böylesi baskın bir rol oynamasının bir nedeni var ve bu neden, sadece başyapıtı Varlık ve Zaman'ı baştan sona okumanın ölüme yakın bir deneyime denk gelmesi değildir. Hayır, Heidegger'in Ö felsefesine büyük katkısı, otantik yaşamak -dürüstçe, yaşamın ne olduğunu fark ederek- için ölümle kafadan yüzleşmeyi öğütlemesidir. Ölüm bilinci yoksa yarı-canlıyız demektir. Akademisyenlerden birine göre, herhalde bir dersinde, Heidegger bunu açıkça ortaya koymuştur:

     Ölümü yaşamıma alır, anlar, kabullenir ve ölümle cesaretle yüzleşirsem kendimi ölüm kaygısından ve yaşamın alçaklığından kurtarırım ve ancak o zaman kendim olmak üzere özgür olurum. 

Heidegger, mesela bir kedinin değil de, sadece insanın ölümlülüğünün farkında olduğu gerçeğini vurgular. Kedicik, yakalanmamak için tırmık atıp ısırabilir ama köpek kazandığında kendisini bekleyecek Büyük Boşluk'un farkında değildir. Haliyle ölümlülüğün farkında olmak insanlık durumuna has ve temel bir özelliktir. 

Ama çoğumuz için bu "farkındalık hali" alt seviyede ve belirsizdir. Ölümü inkar halinde yaşarız; Heidegger'e göre buna yaşamak falan denmez. Yaklaşan ölümün bilincine varmadan yaşamı tamamıyla fark edemeyiz."


"Nietzsche Öldü! Bir Hipopotam Olarak Yeniden Doğdu..." sf 51-52
Yaşamı ve Ölümü Felsefespri Yoluyla Anlamak
Thomas Cathcart & Daniel Klein