Loading
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2011 Perşembe

Gerçekliğin Varlığı

KANITI OLMAYAN GERÇEKLER
John Brockman
kitabından bir bölüm
(kitabın tanıtımı için tıklayın)


Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

cevaplayan
MICHAEL SHERMER
Michael Shermer Skeptic dergisinin yayımcısı, Scientific American 'ın makale yazarı ve 
The Science of Good and Evil [İyi ile Kötünün Bilimi]'nin yazarı.


Gerçekliğin insanî ya da toplumsal yapılardan bağımsız olarak varolduğuna inanıyor, ama bunu kanıtlayamıyorum. Bir yöntem olarak bilim ve bir felsefe olarak natüralizm, bir arada, gerçekliği anlamamız için sahip olduğumuz en iyi aracı oluşturuyorlar. Bilim kümülatif olduğu, kademeli bir şekilde kendi üstüne kendini inşa ettiği için onun aracılığıyla gerçekliği çok daha iyi anlayabilmemiz mümkün. Nihai Doğruluğa ulaşıp ulaşmadığımızı hiçbir zaman bilemeyeceğimiz için, doğaya ait bilgimiz geçicilik özelliğini korumayı sürdürüyor. Bilim insanî bir faaliyet, doğa ise karmaşık ve dinamik olduğu için, hem doğayı, hem de ona dair takribî anlayışımızı en iyi tanımlayan şeyler, bulanık mantık ile fraksiyonlu olasılıklardır. 

Paranormal ya da doğaüstü diye bir şey yoktur; yalnızca normal ve doğal olan ile henüz açıklayamadığımız gizemler vardır. 

Bilimi tüm diğer insanî faaliyetlerden ayıran şey, tüm çıkarımların geçici tabiatına olan inancıdır. Bilime göre bilgi akışkan, kesinlik ise kısa sürelidir. Bilimin sınırlarının özü budur. Aynı zamanda en büyük gücü de budur. Bu kanıtlanması olanaksız nihaî önerme, fazladan üç çözümsüz türevi de üretiyor.

1. Dünya dinlerinin sunduğu türden bir Tanrı, akıllı bir tasarımcı ya da ilahî özelliği olan herhangi bir şey yok. (Gerçi bizden çok daha büyük bir akıl ve güce sahip dünya dışı bir varlık büyük olasılıkla Tanrı'dan ayırt edilemezdi.)

Dünyanın en büyük zihinlerinin ilahî bir varlığın varolup olmadığını kanıtlama veya çürütmeye dair binlerce yıllık girişiminin ardından, konuyla ilgili düşünürler arasında varılan az sayıdaki fikir birliğine bakılırsa, ortaya çıkan en mantıklı sonuç, Tanrı sorusunun asla çözülemeyeceği ve kişinin inanç, inançsızlık ya da şüpheciliğinin nihayetinde rasyonel olmayan bir temele dayalı olduğudur.

2. Evrenin nihaî gidişatı belli olsa da, bizler özgür irade sahibiyiz. 

Entelektüel düşünürler binlerce yıldır, tıpkı Tanrı sorusu gibi, gidişatı belirli bir evrende kendini özgür hissetme paradoksunu da çözüme ulaştırmakta başarısız oldular. Şu an için şöyle düşünebiliriz: Evrenin yapısı öyle karmaşık ki, etkilerin sayısı ile onların birbirleriyle etkileşiminin karmaşıklığı, insan eyleminin önceden kestirilmesini pragmatik olarak imkânsız kılıyor. Onu tam olarak kavrayabileceğimizi düşünmenin ne denli saçma olduğunu görebilmek için, evrenin etkiler ağına belli bir değer atayabiliriz. Yapılan hesaplamalara göre, evrenin uzak geleceğinde bir bilgisayarın, yaşamış olan ya da yaşamış olma ihtimali olan her insanı (yani bir insanı yaratmak için varolan tüm genetik kombinasyonları) birbirleri ve çevreleriyle aralarındaki tüm nedensel etkileşimlerle birlikte sanal bir ortamda yeniden canlandırılabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123 bit (1'in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) belleğe sahip olması gerekiyor. Aklımızın alabileceği herhangi bir gelecekte hiçbir bilgisayarın bu düzeyde bir güce ulaşamayacağını söylemek yeterli. Aynı şekilde, hiçbir insan beyninin buna yaklaşması da mümkün değil.

Bu karmaşıklığın azameti, aslında bir etkisel sınırlılığımız olduğu halde, etki edilmemiş etkileyiciler olarak, özgürce hareket ediyormuşuz hissine kapılmamızı sağlıyor. İnsan eyleminin belirleyicisi olarak, seçimini yapacağımız hiçbir etkiler dizisi eksiksiz olamayacağı için, özgürlük hissi bu etkilere karşı habersizlikten kaynaklanıyor. Bu sınırlar dahilinde özgürmüşüz gibi davranabiliriz. Bu yaklaşımın bize kazandıracağı çok, kaybettireceği az şey var ve yaptıklarımız kişisel sorumluluğu da beraberinde getiriyor.

3. Ahlak ilahî bir emir değil, evrimci ve tarihsel güçlerin doğal bir sonucudur. 

Doğru (örneğin erdemlilik) ya da yanlış (örneğin suç) olanı yapmaya dair ahlakî duygular, insan evriminin doğal bir parçası olarak ortaya çıktılar. Doğru ya da yanlış anlayışı kültürden kültüre değişse de, doğru olanı ya da yanlış olanı yapma duygusu evrenseldir. Evrensel olgular yaygın ve güçlüdür, temelinde ise doğamız itibarı ile ahlaklı ya da ahlaksız, iyi ya da kötü, fedakâr ya da bencil, işbirlikçi ya da rekabetçi, barışçıl ya da kavgacı, erdemli ya da erdemsiz olduğumuz görüşünü barındırır. Bireyler ve gruplar, bu tür evrensel nitelikleri ifade şekilleriyle birbirlerinden ayrılsalar da, hepsi bu niteliklere sahiptir. Çoğu insan, çoğu zaman, çoğu şartlar altında iyidir; kendileri ve başkaları için doğru olanı yapar. Ama bazı insanlar, bazı zamanlarda, bazı şartlar altında kötüdür; kendileri ve başkaları için kötü olanı yaparlar.

Sonuç olarak çoğu insan için, çoğu kültürde, çoğu şartlar altında, çoğu zaman geçerli olan ahlakî prensipler geçici bir süreliğine doğrudur. Son 10.000 yıl içinde bir noktada, dinler ahlakî prensiplerin içine, devletler ise hukuk prensiplerinin içine ahlakî hükümler kodlamaya başladı. 

Özetlemek gerekirse, gerçekliğin varlığına ve bilimin onu anlamak için en iyi yöntem olduğuna; Tanrı'nın varolmadığına; evrenin gidişatının belirli olmasına rağmen bizlerin özgür olduğumuza; ahlakın insanın ve insan topluluklarının uyum sağlama ihtiyacıyla evrildiğine ve nihayetinde tüm varoluşun bilim sayesinde anlaşılabileceğine inanıyor, ama bunu kanıtlayamıyorum.

Tabii yanılıyor da olabilirim...

Kanıtı Olmayan Gerçekler


Dünyanın önde gelen düşünürleri, somut kanıtları olmamasına rağmen hangi şeylere neden inandıklarını yazdı. 

Bilimsel teoriler, kimi zaman, cüretkâr varsayımlardan, birbirleriyle bağlantısız kanıtların dağınık parçalarından ve sezgilere dayanan eğitimli atılımlardan doğar. Parlak beyinlerin kimi güçlü inançları sadece varsayıma dayalıdır ve bu varsayım, teoriyi uygulanabilir kılmak için o parlak beyinleri teşvik etmeye yeter. Ünlü bilim yazarı ve editörü John Brockman, önde gelen bilimcilere şu soruyu sordu: Kanıtlayamazsanız bile doğru olduğuna inandığınız şey nedir? 

Bu kitap, günümüzün en seçkin beyinlerinin bu soruya verdikleri en iyi cevapları bir araya getiriyor. Düşünmeye kışkırtan ve zorlayıcı bu cevaplar, daha çok bilimcilerin haşır neşir olduğu teknik-teorik alanlarda değil, sıradan insanların kafasını yoran, gündelik hayatını sarmalayan, maneviyatını belirleyen konularda da etkileyici, zihin açıcı bakış açılarını sunuyor. 

~

Yüce zihinler kimi zaman ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. Sizin, kanıtlayamasanız da, doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

Cevaplar, sadece bilimin teorik sorunlarını değil, aynı zamanda hayatımızın temel alanlarını da kuşatan geniş, renkli, akıl gıdıklayıcı bir yelpaze oluşturuyor.

Akıllarda beliren hayati soruların başlıcaları şunlar: Evren nereden geldi? Yaşam nereden geldi? Akıl nereden geldi? Dünya dışında yaşam ya da akıllı yaşam var mı? Zaman gerçekten var mı? Dil, bilinçliliğin bir gereği mi? Hamam böceklerinin bilinci var mı? Kuantum mekaniğinin ötesinde bir teori var mı? Kanıtlayamadığımız şeylere inanmak bize gerçekten de seçilimsel bir avantaj sağlıyor mu?

Ve tabii yeni yaklaşımlar kendini gösteriyor: Yeni bir doğa felsefesi doğuyor; fizik sistemlerini anlamanın yepyeni yolları, kim olduğumuza, insan olmanın anlamına dair temel varsayımlarımızın çoğunu sorgulayan fikirlere dair yeni düşünce sistemleri doğuyor.

İlginç bir nokta; bu parlak beyinlerin cevaplarında karamsarlıktan iz yok neredeyse; okurları şaşırtacak iyimser bir hava hakim. Kimi, insanın sanıldığı gibi çekirdeğine dek çürümediğine inanıyor. Kimileri ise insanlığın iyiye doğru gidebileceğine bile inanıyor. Kitabın geneline yansıyan apaçık his ise, merak duymaktan gelen katıksız haz.

Bilimciler, bu kitapta, kanıtlarla konuşma kuralının dışına çıkıyor. Ama bu, bilimi ihlal eden bir tutum da değil. Boş günlerini değerlendirmeye çalışan profesyonellerin eğlencelik fikirleri de değil. Birbirinden çok farklı alanlardan gelen katkılar, sağlam bir bilimsel sezginin ruhunu yansıtıyor; açık görüşlü, sınırlamalardan uzak, entelektüel açıdan oyunbaz, kuvvetli birtakım tahminler. Cevapların çoğu, çeşitli çalışma alanlarına dair bir tür geleceği öngörüyor.

109 parlak beyin, bütün bu problemleri, bilimin uzmanlık isteyen dilinden kaçınarak ele alıyor ve çeşitli disiplinler arasındaki bilgi alışverişini sıradan okurun anlayabileceği bir dille yürütüyor.

~  ~  ~

ÖNSÖZ
Şu Edge Konusu

1991′de üçüncü kültür diye bir kavram öne sürdüm. Söz konusu kültür, “çalışmaları ve bilgilendirici makaleleriyle yaşamlarımızın derin anlamlarını görünür hale getirip, kim ve ne olduğumuzu yeniden tanımlamaları açısından, geleneksel entelektüelin yerini almaya başlayan ampirik dünya bilimcileri ve düşünürleri”nden oluşuyordu. 1997′de artık internetin gelişmiş olması web’de üçüncü kültür için bir yuva hazırlanmasını mümkün kılmıştı. Bu yuva Edge (sınır) adlı siteydi (www.edge.org).

Edge üçüncü kültür fikrinin heyecanla kucaklandığı, yeni entelektüel topluluğun faaliyetlerinin sergilendiği bir alan. Entelektüeller bu alanda çalışmalarını, fikirlerini ortaya koyuyor, diğer üçüncü kültür düşünürlerinin çalışma ve fikirleri hakkında yorumlar yapıyorlar. Bunu yaparken de kendilerine meydan okunacağını gayet iyi biliyorlar. Sonuçta ortaya ateşli tartışmalar çıkıyor; “kıvrak düşünüş”ün bilginin uyuşturuculuğuna üstün geldiği, hayli gergin bir atmosferde süregiden, dijital çağın kritik konularına dair tartışmalar.

Edge'de Öne sürülen fikirler spekülatiftir ve evrimel biyoloji, genetik, bilgisayar bilimi, nörofizyoloji, psikoloji ve fiziğin varabildiği sınırları temsil ederler. Akıllarda beliren hayati soruların başlıcaları ise şunlar: Evren nereden geldi? Yaşam nereden geldi? Akıl nereden geldi? Ve nihayet üçüncü kültürden yepyeni bir doğa felsefesi doğuyor, fizik sistemlerini anlamanın yepyeni yolları, kim olduğumuza, insan olmanın anlamına dair temel varsayımlarımızın çoğunu sorgulayan düşünüşe dair yeni düşünce sistemleri doğuyor.

Edge’nın her yıl tekrarlanan geleneklerinden biri Dünya Soru Merkezi’dir. Geleneği 1971′de, bir kavramsal sanat projesi olarak başlatan kişi, 1997′de, Mısır’da vefat eden dostum ve çalışma arkadaşım sanatçı James Lee Byars idi. Byars ile tanışmam, 1969′da ilk kitabım By The Late John Brockman’ın [Müteveffa John Brockman'ın Kaleminden] yayınlanmasının hemen ardından, bana ulaşmasıyla birlikte oldu. İkimiz de sanat dünyasıyla haşır neşir insanlardık. Dile, soru zamirlerinin kullanımına ve “Stein”lara karşı ortak birliğimiz vardı; Einstein, Gertrude Stein, Wittgenstein ve Frankenstein. Byars, Edge fikrine ilham veren ve onun ilkesini özetleyen slogandan da sorumlu kişidir:

Bilginin sınırlarını (edge) zorlamak istiyorsanız en karmaşık, en ilginç zihinleri bulun, 
hepsini bir odaya toplayın ve kendilerine sordukları soruları, birbirlerine sordurun.

Byars’a göre toplumsal bilgide bir değerler kuramına ulaşabilmek için Widener Kütüphanesi’ne giderek, 6 milyon kitap okumak ahmaklıktan başka bir şey değildi. (Minimal dekore edilmiş odasında, bir kutunun içinde, aynı anda yalnızca dört adet kitap bulundurur, okudukça yerine yenisini koyardı.) Planı, dünyanın en parlak 100 zekâsını bir odaya kapatıp “kendilerine sordukları soruları birbirlerine sordurmak”tı. Ortaya çıkacak şey, varolan tüm düşüncenin bir sentezi olacaktı. Ne var ki, fikirden uygulamaya giden yol bin bir tuzakla doluydu. Byars en parlak 100 zekâyı belirleyerek her birini tek tek aradı ve kendilerine hangi soruları sorduklarını öğrenmek istedi. Sonuçta, soru sorulanların yetmişi, telefonu Byars’ın yüzüne kapattı.

1997′ye gelindiğinde internet ve e-posta sayesinde, Byars’ın büyük tasarımının ciddi anlamda hayata geçirilmesi için uygun ortam oluştu. Ve nihayet Edge doğdu, ilk katılımcıların arasında, Byars’ın 1971’de hazırladığı en parlak zekâlılar listesindeki iki isim olan Freeman Dyson ile Murray Gell-Mann vardı.

Edge’ın sekiz adet yıldönümü baskısının her birinde ben de soru zamirini kullandım ve katılımcılardan benim ya da yazıştığım kişilerden birinin gece yarısı aklına gelen bir soruya yanıt vermelerini rica ettim. 2005 Edge Sorusu’nu ortaya atan ise kuramcı psikolog Nicholas Humphrey idi.


Yüce zihinler kimi zurnan ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da. doğru olduğuna inandığınız şey nedir?


2005 Edge Sorusu tüm dikkatleri üstüne çekti (BBC 4, soruyu “inanılmaz derecede akıl gıdıklayıcı… düşünenler dünyasının kokaini” şeklinde tanımladı). Bu kitapta derlenen yanıtlar ağırlıklı olarak bilinç, bilme, gerçeğe ve kanıta dair fikirler üstünde yoğunlaşıyor. Bir genelleme yapmam gerekirse, yanıtların, içinde yüzdüğümüz katiyet fazlalığıyla baş etme yöntemimiz üzerine yorumlardan oluştuğunu söyleyebilirim. Çağımız, araştırma kültürünün hüküm sürdüğü bir çağ. Google ile diğer arama motorları bizi doğru cevaplarla dolup taşan bir geleceğe doğru götürüyor. Dahası, bu cevaplara naif bir emin olma hissi de eşlik ediyor. Gelecekte soruların yanıtını bulacağız, peki onları soracak kadar parlak zekâlı olabilecek miyiz?

Bu kitap alternatif bir yol sunuyor. Bir konudan kesinlikle emin olmak yerine, yola bir önseziyle çıkmanın ve kavrayışı bu temel üstüne kurmanın da sakıncası olmayabilir. Bilimi topluma kazandırmanın saygın destekçilerinden İngiliz evrimci biyolog Richard Dawkins, 2005 Sorusu’nun yayınlanmasının ardından bir röportajında şöyle diyordu: “Bilimin şu haliyle her bilgiye sahip olduğunu öne sürmek doğru olmaz. Bilim önsezilerle, tahminlerle, hipotezlerle; kimi zaman şiirsel, hatta estetik düşüncelerden ilham alarak yola çıkar, ardından bunları deneysel ve gözlemsel yöntemlerle kanıtlamaya çalışır. Güzelliği de budur zaten; yaratıcı bir aşamayla başlar, ardından kanıtlama, sergileme aşamalarına geçer.

Kitapta ayrıca bilimciler ve entelektüel müttefiklerinin kendi ilgi alanlarına odaklanmakla birlikte, bireysel sahalarının ötesine de baktıklarının; daha da önemlisi bilginin sınırları hakkında yepyeni anlayışlar üzerine uzun uzadıya düşündüklerinin işaretleri de var. Onlar bilim ve teknolojimizi yalnızca birşeyler bilmeye yönelik amaçlar olarak değil, kim olduğumuz ve ne bildiğimizi nasıl biliyoruz gibi daha derin sorulara yönelmek yolunda birer araç olarak da görüyorlar.

Üçüncü kültürün erkek ve kadınlarının, zamanımızın seçkin entelektüelleri olduğuna inanıyorum. Ama bunu kanıtlayamıyorum.

John Brockman

~

Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. (Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

Nicholas Humphrey, Psikolog

~
kaynaklar
bir   iki   üç   dört

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Ses Sağlığı

Julian Treasure 

kaynak: TED - Ideas Worth Spreading
Videodaki konuşmanın TED sitesindeki çevirmenlerce çevrilmiş hali:

Şşt! 8 adımda ses sağlığı

Hindular der ki, "Nada brahma," bunun bir anlamı, "Dünya sestir." Ve, bir bakıma, bu doğrudur, çünkü her şey titreşir. Aslında, burada oturan her biriniz şu anda titreşmektesiniz. Vücudunuzun her bir parçası farklı frekanslarda titreşmekte. Aslında siz, bir akor, hepiniz ayrı birer akortsunuz. Sağlığın bir tanımı da belki bu akorun tam bir uyum içinde olmasıdır. Sizin kulaklarınız bu akoru duymaz. Aslında çok harika şeyler duyabilirler. Sizin kulaklarınız 10 oktava kadar duyabilir. Aklıma gelmişken, sadece bir oktav görebiliyoruz. Kulaklarınız her zaman çalışıyor. Kulak kapağınız yok. Siz uykudayken bile çalışıyorlar. Algılayabileceğiniz en düşük ses kulak zarınızı sadece dört atom çapında hareket ettirir. Duyabileceğiniz en yüksek ses bundan bir trilyon kat daha güçlü.

Kulaklar duymak için yaratılmamıştır, fakat dinlemek için yaratılmıştır. Dinlemek aktif bir yetenektir. Duymak pasif olsa dahi, dinlemek üzerinde calışmamızı gerektiren birşeydir. Ses ile ilişkidedir. Ve henüz hiçbirimize öğretilmeyen bir yetenek bu. Örneğin, farklı açılardan dinleyebileceğiniz dinleme pozisyonları olduğunun farkına vardınız mı ? İşte bunlardan iki tanesi. İndirgeyici dinleme "dinlemek" için. Herşeyi alakalı olana indirgiyor, ve alakasız olan herşeyi çıkartıyor.Erkekler genellikle indirgeyici dinleme yaparlar.Yani o diyor ki, "Benim problemim var" O da diyor ki, " İşte senin çözümün. Çok teşekkürler. Sıradaki." Bu bizim konuşma şeklimiz, değil mi beyler?

Genişleyici dinleme, diğer tarafta, "ile" dinleme, dinlemek "için" dinleme değil. Akılda bir hedefi yok. Sadece yolculuğun keyfini sürüyor. Bayanlar genellikle genişleyici dinleme yaparlar. Eğer bu ikisine bakarsanız, göz temaslarını, yüz yüze gelmelerine, muhtemelen ikisi de aynı anda konuşmaktalar. [Kahkahalar]. Beyler, eğer bu konuşmadan bir şey elde edemiyorsanız, genişletilmiş dinlemeyi çalışın, ve ilişkilerinizi dönüştürün.

Dinleme ile ilgili sorununun büyük bir kısmı, etrafımızı kuşatan, duyduğumuz gürültü. Böyle bir gürültü, Avrupa Birliği'ne göre, Avrupa nüfusunun yaşam sağlığı ve kalitesini yüzde 25 azaltmakta. Avrupa müfusunun yüzde ikilik kısmı -- ki bu 16 milyon insan demek -- bu tür gürültüler nedeniyle uykuları mahvoluyor. Her sene 200,000 insan gürültü nedeniyle ölmekte. Bu gerçekten büyük bir problem.

Küçükken gürültü duyduğunuzda ve işitmek istemediğinizde parmaklarınızlar kulaklarınızı kapatırdınız. Şimdilerde aynı şeyin benzerini yapabiliyorsunuz , tek fark biraz havalı olması. Bu biraz şuna benziyor. Yaygınlaşan kulaklık kullanımı3 büyük sağlık problemini getiriyor. İlk ve büyük öneme sahip bir deyim Murray Schafer tarafından uyduruldu: "schizophania" ("sesleri kaynağından ayırma"). Duyduğunuz ile gördüğünüz arasındaki bozukluk. Bundan dolayı, bizimle birlikte olmayan insanların seslerini kendi yaşamımıza davet ediyoruz. Bence her zaman schizophonia yaşamanın altında derinde sağlıksız bir şey var.

Kulaklık kullanmanın ikinci kötü tarafı ise sıkıştırma. Cebimize girsin diye müziği sıkıştırıyoruz. ve buna bağlı olarak bunun bir maliyeti var. Şunu dinleyin. Bu sıkıştırılmamış bir parça müzik. [Müzik]. Ve şimdiyse aynı müzik parçasının yüzde 98 verisinin çıkarılmış hali. [Müzik]. En azından bir kaçınızın arasındaki farkı duyabildiğini umuyorum. Sıkıştırmanın bir bedeli var. Bu verileri meydana getirmek için sizi yorgun ve asabi yapar. Onu hayal etmelisiniz. Uzun dönemde sizin için iyi değil.

Kulaklıklarla ilgili üçüncü problem ise : sağırlık -- gürültü bazlı duyma bozukluğu. 10 milyon Amerikalı çoktan bu probleme sahip, bu veya başka bir nedenden ötürü, fakat gerçekten endişelendirici ki, yüzde 16, Amerikan gençlerinde kabaca altı kişiden biri, kulaklık kullanımının bir sonucu olarak gürültü bazlı duyma bozukluğundan zarar görmekte. Amerikan Üniversitesindeki bir çalışma göstermektedir ki birinci sınıf öğrencilerinin yüzde 61' i yanlış kulaklık kullanımı sebebiyle duyma rahatsızlığı yaşamaktadır. Belki de tümü sağır bir nesil yetiştiriyoruz. Şimdilerde bu gerçekten ciddi bir problem.

Kulaklarınızı korumak için size üç hızlı numara vereceğim, ve lütfen bunu çocuklarınıza da gösterin. Profesyonel kulak koruyucuları mükemmel; ben bunları her zaman kullanıyorum. Eğer kulaklık alacaksanız, alabildiğinizin en iyisini alın, çünkü kalite demek yüksek sesli dinlemek demek değildir. Eğer birisi size yüksek sesle konuşurken duymuyorsanız, çok yüksek sesli demektir. Ve üçüncü olarak, eğer kötü sesin içindeyseniz, en iyisi parmaklarınızı kulağınıza koymak veya hemen oradan uzaklaşmak. Kulaklarınızı bu şekilde koruyun.

Haydi kötü sesten uzaklaşalım ve arayıp bulmanızı istediğim birkaç arkadaşa bakalım. RSK: Rüzgar, su, kuşlar -- rastgele doğa sesleri rastgele gerçekleşen olaylardan bestelenir, hepsi oldukça sağlıklıdır, hepsi yıllar içinde evrim geçirdi. Bu sesleri arayın; sizin için iyiler. Sessizlik güzeldir. Elizabeth dönemine ait insanlar dili süslü sessizlik olarak tanımlıyordu. Sizi sessizlikten bir amaç için uzaklaşmaya davet ediyorum ve ses ortamlarını sanat işiymiş gibi tasarlamaya. Önplanınız olsun, arkaplanınız olsun, hepsi güzel oranlarda olsun. Ses ile tasarım oldukça eğlenceli. Eğer siz yapamıyorsanız sizin için yapacak bir profesyonel bulun. Ses tasarımı gelecektir, ve bana göre biz dünyanın seslerini değiştireceğiz.

Hızlıca sekiz usullerin üstünden geçiceğim, sekiz yolla ses, sağlığınızı iyileştirebilir. İlk olarak, ultrason: fizik tedaviden oldukça tanıdık. Şimdilerde kanseri tedavi etmek için kullanılıyor. Litotripsi -- her yıl binlerce insanı bıçak altına yatmaktan kurtarıyor, taşları yüksek-yoğunluklu ses kullanarak toz haline getiriyor. Sesle tedavi mükemmel bir usuldür. Binlerce yıldır etrafımızda bulunan bir şey. Sizi bunu araştırmaya çağrıyorum. Şu anda çok büyük şeyler başarılmakta, otizm, demans ve benzeri hastalıklara çare bulmakta. Ve müzik, tabii ki. Sadece müzik dinlemek bile sizin için yararlı, eğer bu müzik iyi niyetlerle yapılmış ise; aşk ile, genellikle. İlahi müzik, iyidir. Mozart, iyidir. Burada birçok çeşit müzik var ki bunlar çok sağlıklı.

Ve harekete geçmeniz gereken ve işin içine girmeniz gereken dört usul. İlk olarak, bilinçli olarak dinleyin. Bu konuşmadan sonra bunu yapacağınızı ümit ediyorum. Hayatınız için yeni bir boyut, ve bu boyuta sahip olmak müthiş bir şey. İkinci olarak, birkaç ses çıkarmak için iletişim halinde olun. Sesi yaratın. Ses hepimizin kullandığı bir enstrüman, ve şimdiye kadar hangimiz sesimizi kullanmanın eğitimini aldık? Eğitimini alın. Şarkı söylemeyi öğrenin. Enstrüman çalmayı öğrenin. Müzisyenlerin beyni daha büyüktür -- bu doğru. Bunu aynı zamanda grup olarak da yapabilirsiniz. Sesleri kaynağından ayırmanın müthiş bir yolu, bir grup insanla müzik ve ses yapmak, özellikle hangi stilden hoşlanıyor olursa olsun. Ve şimdi etrafımızdaki ses için önemli bir rol oynayalım. Kulaklarınızı koruyun? Evet, kesinlikle. Ses ortamlarını güzel olucak şekilde tasarlayın evinizde ve işinizde. Ve insanlar bize, daha önceki gürültü gibi sözlü saldırıda bulunduklarında konuşmaya başlayalım.

Şu anda sizi, sesle sağlığınızı kazanmak için yapabileceğiniz yedi şeyle bırakıyorum. Benim vizyonum güzel duyulan bir dünya, ve eğer hepimiz bunları yapmaya başlarsak, bu yolda çok büyük bir adım atmış oluruz. Bundan dolayı sizi bu yolu izlemeye çağrıyorum.

Sizi biraz daha kuş sesiyle bırakıyorum, ki bu sizin için oldukça iyi. Umarım sağlık duyarsınız. [Alkış]..

~

Julian Treasure


Sesin üzerimizdeki 4 farklı etkisi

Önümüzdeki beş dakika içinde, ses ile olan ilişkinizi değiştirmeye çalışacağım. İzin verirseniz etrafımızdaki seslerin çoğunun kazara olduğu gözlemiyle başlayayım. Ve bunların çoğu hoş değildir. [Trafik gürültüsü]. Sokak köşelerinde dururuz, bunun gibi gürültüler arasında bağırır, ve onları duymazdan geliriz. Tabii, bu sesi bastırma alışkanlığı gösterir ki bizim sesle olan ilişkimiz çoğunlukla bilinçsiz olagelmiştir.

Sesin sizi her zaman etkilediği dört ana yönü vardır, ve ben bugün bunları sizin bilincinizde çıkarmak istiyorum. İlki fizyolojik yönü. [Gürültülü çalar saat]. Üzgünüm. Az önce size bir doz kortizol, savaş/kaç hormonu verdim. Hormon salgılarınız seslerden her zaman etkilenirler. Nefes alış verişiniz, kalp atış hızınız, bende de olduğu gibi, etkilenir, ve beyin dalgalarınız da.

Bunu sadece bu tarz hoş olmayan sesler yapmamaktadır. Bunlar dalgalar. [Okyanus sesleri]. Frekansı 12 döngü/dakika civarındadır. Çoğu insan bunu sakinleştirici bulur, ve, ilginçtir ki, 12 döngü/dakika kabaca bir insanın nefes alış verişinin frekansına eşittir. İstirahatte olma durumuyla derin bir ilgisi vardır. Bunu, stresten uzak ve tatilde olma durumu ile bağdaştırırız.

Sesin bizi diğer bir etkileme şekli psikolojiktir. Müzik, bildiğimiz kadarıyla, insanın ruhsal durumunu etkileyen en etkili sestir. [Albinoni - Adagio]. Eğer bu çalmaya devam ederse, çoğunuzun oldukça hüzünleneceğini garanti edebilirim. Fakat, duygularınızı etkileyen tek ses türü müzik değildir elbette.

Doğa sesleri de bu vazifeyi görür. Kuş sesleri, mesela, çoğu kimse için güven veren bir ses türüdür. [Cıvıldayan kuşlar]. Bunun bir sebebi var. Yüzbinlerce yıl boyunca şunu öğrendik ki kuşlar ötüyorsa, her şey güvendedir. Asıl sustukları zaman endişelenmen gerekir.

Seslerin bizi üçüncü bir etkileme şekli bilişseldir. Aynı anda konuşan iki kişinin, ya da burada olduğu gibi tek kişinin, dediklerini anlayamazsınız ["Eğer bu dediğimi dinliyorsanız yanlış iz üstündesiniz."] [Diğerini dinlemeye çalışınız.] Hangi "ben"i dinleyeceğinize karar vermeniz gerekiyor.

İşitsel veriyi işleyebilecek bant genişliğimiz oldukça kısıtlıdır, bundandır ki, bu tarz sesler -- (Ofis sesleri) -- üretkenliğe fazlasıyla zarar verirler. Eğer bu tarz açık ofiste çalışmak zorundaysanız, verimliliğiniz büyük miktarda azalmaktadır. Ve ne kadar olduğunu düşünüyorsanız, muhtemelen bu kadar kötü değildir. [Kaygı verici müzik]. Sessiz bir odadaki verimliliğinizin üçte biri kadardır. Size bir sır vereyim. Eğer bu tarz yerlerde çalışmak durumunda iseniz, kuş ötüşü gibi sakinleştirici seslerle birlikte kulaklık taşıyın. Kullanın bunları ve veriminiz üç katına çıksın.

Seslerin bizi dördüncü etkileme şekli ise davranışsaldır. Etramızda olan o kadar şeye rağmen davranışımızın değişmemesi şaşırtıcı olurdu zaten. [Arabada çalan tekno müzik]. O zaman, sorun kendinize: Bu adam hızını sürekli 45 km/s'de tutabilecek mi? Sanmıyorum. Kısacası, kötü seslerden uzaklaşır ve hoş seslere yönelirsiniz. Eğer bunu birkaç saniyeden fazla çalsaydım -- [Kaya matkabı] -- rahatsız olurdunuz; biraz daha fazla çalsam, odayı toplu halde terk ederdiniz. Bu tarz sesler, uzaklaşma imkanı olmayan insanların sağlıklarına oldukça zarar vermektedir.

Ve bu, kötü sesin zarar verdiği tek şey de değildir. Birçok perakende satış müziği uygunsuz ve rastgele, hatta saldırgandır, ve satışlar üzerinde çarpıcı bir etkisi var. Eğer aranızda perakendeci varsa, bu slaytı göstermeden önce kafasını çevirse iyi olur. Bunlar, insanlar mağazaları daha çabuk terk ettikleri için, işlerinin yüzde 30'una yakınını kaybediyorlar. Hepimiz yapmışızdır bunu, sırf müzik çok berbat diye alanı terk etmişizdir.

Bizim geliştirdiğimiz ve sesi tepeden başlayarak analiz edip, az önce bahsettiğim 4 etkiyi tahmin etme imkanı sunan bir modele kısaca bir değinmek istiyorum, Ya da ilk olarak elde etmek istediğimiz sonucu söyleyip, istenilen etkiyi yaratacak bir ses düzeni de tasarlayabiliyorsunuz. Nihayet somut bir bilim elde ediyoruz. Ve ses düzeni tasarımı işine adımımızı atmış bulunuyoruz.

Müzik üzerine bir kelime. Var olan en güçlü ses müziktir, ve bazen oransızca yayılmış haldedirler. İki sebepten ötürü güçlüdür. Hemen tanırsınız. Ve kuvvetli bir şekilde bir şeylerle ilişkilendirirsiniz. İki örnek vereceğim. [The Beatles "A Hard Day's Night"]. Çoğunuz bunu hemen tanıdınız. Gençler problem yaşayabilir. [Gülüşmeler]. ["Jaws"ın ilk iki notası]. Ve birçoğunuz bunu bir şeyle bağdaştırmışsınızdır. Bunlar müzik adına bir iki örnekti. Müzik çok güçlüdür. Ve maalesef reklam amaçlı kullanılmaktadır, çoğu zaman da uygunsuzca. Umarım bu, önümüzdeki beş sene içerisinde değişecek.

Biraz markalardan bahsetmek istiyorum, çünkü aranızda marka sahibi olanlar var. Her marka kendi sesini yapmakta şu anda. Markanın sese kattığı sekiz tane anlam vardır. Bunların hepsi önemlidir. Ve her marka merkezde prensiplerine yer vermesi gerekir. Bunun şu an başlamış olduğunu söylemekten mutluluk duyuyorum. [Intel reklam müziği]. Hepiniz tanımışsınızdır bunu. [Nokia zil sesi]. Bu, dünyada en çok çalan melodi bugün. Günde 1.8 milyar kez çalmakta. Ve Nokia'ya herhangi bir maliyeti yok.

Sizi, işletmeci olanlarınızı, reklam müziğinin dört altın kuralı ile bırakmak istiyorum. İlk olarak, sesi uyumlu yapın, görsel iletişiminizle aynı yönde olsun. Bu, etkiyi yüzde 1100'ün üzerinde artıracaktır. Eğer müziğiniz zıt yönü işaret ediyorsa, uyumsuzsa, etkiyi yüzde 86 azaltır. Bu bir büyüklük sırasıdır, aşağı ya da yukarı. Bu önemli. İkinci olarak, duruma uygun hale getirin. Üçüncü olarak, onu değerli kılın. İnsanlara müzik eşliğinde bir şeyler verin. Onları sadece gereksiz şeylere boğmayın. Ve, son olarak, tekrar tekrar test edin. Ses karmaşıktır. Birçok karşı etkisi vardır. Onu bir spagetti kasesine benzetebiliriz: bazen ne olduğunu öğrenmek için yemek zorundasınızdır.

Umarım konuşmam bilincinizdeki sesi uyandırmıştır. Eğer bilinçli olarak dinlerseniz, etrafınızdaki sesleri kontrolünüz altına alabilirsiniz. Bu hem sağlığınız için hem de verimliliğiniz için önemlidir. Eğer hepimiz bunu yaparsak, "seslerin varolduğu" bir dünyada yaşıyor olacağız. Sizi biraz daha fazla kuş cıvıltılarıyla baş başa bırakıyorum. [Cıvıldayan kuşlar] En az beş dakika dinlemenizi tavsiye ediyorum, ama üst sınır yok. Bugün kulaklarınızı bana emanet ettiğiniz için teşekkür ederim. [Alkış]..

14 Ağustos 2011 Pazar

Merak

Benim özel yeteneğim yok, sadece tutkulu bir meraklıyım.
Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğim için başarıyorum.

Hayalgücü herşeydir. Bilgiden daha değerlidir. Hayalgücünüz geleceğinizi belirler.

Başarılı olmak istiyorsanız, hatalarınızı üçe katlayın.
Hiç hata yapmayan insan yeni bir şey denememiş demektir.

Ben geleceği hiç düşünmem, ne de olsa gelecektir.

Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız, önce kendinizi değiştirmelisiniz.

Albert Einstein