Loading
anlam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2011 Perşembe

Gerçekliğin Varlığı

KANITI OLMAYAN GERÇEKLER
John Brockman
kitabından bir bölüm
(kitabın tanıtımı için tıklayın)


Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

cevaplayan
MICHAEL SHERMER
Michael Shermer Skeptic dergisinin yayımcısı, Scientific American 'ın makale yazarı ve 
The Science of Good and Evil [İyi ile Kötünün Bilimi]'nin yazarı.


Gerçekliğin insanî ya da toplumsal yapılardan bağımsız olarak varolduğuna inanıyor, ama bunu kanıtlayamıyorum. Bir yöntem olarak bilim ve bir felsefe olarak natüralizm, bir arada, gerçekliği anlamamız için sahip olduğumuz en iyi aracı oluşturuyorlar. Bilim kümülatif olduğu, kademeli bir şekilde kendi üstüne kendini inşa ettiği için onun aracılığıyla gerçekliği çok daha iyi anlayabilmemiz mümkün. Nihai Doğruluğa ulaşıp ulaşmadığımızı hiçbir zaman bilemeyeceğimiz için, doğaya ait bilgimiz geçicilik özelliğini korumayı sürdürüyor. Bilim insanî bir faaliyet, doğa ise karmaşık ve dinamik olduğu için, hem doğayı, hem de ona dair takribî anlayışımızı en iyi tanımlayan şeyler, bulanık mantık ile fraksiyonlu olasılıklardır. 

Paranormal ya da doğaüstü diye bir şey yoktur; yalnızca normal ve doğal olan ile henüz açıklayamadığımız gizemler vardır. 

Bilimi tüm diğer insanî faaliyetlerden ayıran şey, tüm çıkarımların geçici tabiatına olan inancıdır. Bilime göre bilgi akışkan, kesinlik ise kısa sürelidir. Bilimin sınırlarının özü budur. Aynı zamanda en büyük gücü de budur. Bu kanıtlanması olanaksız nihaî önerme, fazladan üç çözümsüz türevi de üretiyor.

1. Dünya dinlerinin sunduğu türden bir Tanrı, akıllı bir tasarımcı ya da ilahî özelliği olan herhangi bir şey yok. (Gerçi bizden çok daha büyük bir akıl ve güce sahip dünya dışı bir varlık büyük olasılıkla Tanrı'dan ayırt edilemezdi.)

Dünyanın en büyük zihinlerinin ilahî bir varlığın varolup olmadığını kanıtlama veya çürütmeye dair binlerce yıllık girişiminin ardından, konuyla ilgili düşünürler arasında varılan az sayıdaki fikir birliğine bakılırsa, ortaya çıkan en mantıklı sonuç, Tanrı sorusunun asla çözülemeyeceği ve kişinin inanç, inançsızlık ya da şüpheciliğinin nihayetinde rasyonel olmayan bir temele dayalı olduğudur.

2. Evrenin nihaî gidişatı belli olsa da, bizler özgür irade sahibiyiz. 

Entelektüel düşünürler binlerce yıldır, tıpkı Tanrı sorusu gibi, gidişatı belirli bir evrende kendini özgür hissetme paradoksunu da çözüme ulaştırmakta başarısız oldular. Şu an için şöyle düşünebiliriz: Evrenin yapısı öyle karmaşık ki, etkilerin sayısı ile onların birbirleriyle etkileşiminin karmaşıklığı, insan eyleminin önceden kestirilmesini pragmatik olarak imkânsız kılıyor. Onu tam olarak kavrayabileceğimizi düşünmenin ne denli saçma olduğunu görebilmek için, evrenin etkiler ağına belli bir değer atayabiliriz. Yapılan hesaplamalara göre, evrenin uzak geleceğinde bir bilgisayarın, yaşamış olan ya da yaşamış olma ihtimali olan her insanı (yani bir insanı yaratmak için varolan tüm genetik kombinasyonları) birbirleri ve çevreleriyle aralarındaki tüm nedensel etkileşimlerle birlikte sanal bir ortamda yeniden canlandırılabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123 bit (1'in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) belleğe sahip olması gerekiyor. Aklımızın alabileceği herhangi bir gelecekte hiçbir bilgisayarın bu düzeyde bir güce ulaşamayacağını söylemek yeterli. Aynı şekilde, hiçbir insan beyninin buna yaklaşması da mümkün değil.

Bu karmaşıklığın azameti, aslında bir etkisel sınırlılığımız olduğu halde, etki edilmemiş etkileyiciler olarak, özgürce hareket ediyormuşuz hissine kapılmamızı sağlıyor. İnsan eyleminin belirleyicisi olarak, seçimini yapacağımız hiçbir etkiler dizisi eksiksiz olamayacağı için, özgürlük hissi bu etkilere karşı habersizlikten kaynaklanıyor. Bu sınırlar dahilinde özgürmüşüz gibi davranabiliriz. Bu yaklaşımın bize kazandıracağı çok, kaybettireceği az şey var ve yaptıklarımız kişisel sorumluluğu da beraberinde getiriyor.

3. Ahlak ilahî bir emir değil, evrimci ve tarihsel güçlerin doğal bir sonucudur. 

Doğru (örneğin erdemlilik) ya da yanlış (örneğin suç) olanı yapmaya dair ahlakî duygular, insan evriminin doğal bir parçası olarak ortaya çıktılar. Doğru ya da yanlış anlayışı kültürden kültüre değişse de, doğru olanı ya da yanlış olanı yapma duygusu evrenseldir. Evrensel olgular yaygın ve güçlüdür, temelinde ise doğamız itibarı ile ahlaklı ya da ahlaksız, iyi ya da kötü, fedakâr ya da bencil, işbirlikçi ya da rekabetçi, barışçıl ya da kavgacı, erdemli ya da erdemsiz olduğumuz görüşünü barındırır. Bireyler ve gruplar, bu tür evrensel nitelikleri ifade şekilleriyle birbirlerinden ayrılsalar da, hepsi bu niteliklere sahiptir. Çoğu insan, çoğu zaman, çoğu şartlar altında iyidir; kendileri ve başkaları için doğru olanı yapar. Ama bazı insanlar, bazı zamanlarda, bazı şartlar altında kötüdür; kendileri ve başkaları için kötü olanı yaparlar.

Sonuç olarak çoğu insan için, çoğu kültürde, çoğu şartlar altında, çoğu zaman geçerli olan ahlakî prensipler geçici bir süreliğine doğrudur. Son 10.000 yıl içinde bir noktada, dinler ahlakî prensiplerin içine, devletler ise hukuk prensiplerinin içine ahlakî hükümler kodlamaya başladı. 

Özetlemek gerekirse, gerçekliğin varlığına ve bilimin onu anlamak için en iyi yöntem olduğuna; Tanrı'nın varolmadığına; evrenin gidişatının belirli olmasına rağmen bizlerin özgür olduğumuza; ahlakın insanın ve insan topluluklarının uyum sağlama ihtiyacıyla evrildiğine ve nihayetinde tüm varoluşun bilim sayesinde anlaşılabileceğine inanıyor, ama bunu kanıtlayamıyorum.

Tabii yanılıyor da olabilirim...

2 Ağustos 2011 Salı

Düzen ve Özgürlük Üzerine

Hep birlikte günlük yaşam ilişkilerimize düzen getirip getiremeyeceğimizi araştıracağız, çünkü ilişki toplumdur. Sizinle benim aramdaki, benimle bir başkası arasındaki ilişki toplumun yapısıdır. Başka bir deyişle, ilişki toplumun yapısı ve doğasıdır. Bunu çok yalın bir biçimde ortaya koyuyoruz. İlişkide hiçbir düzen olmadığında –şimdikilerde olmadığı gibi– her hareket çelişkili olmaya ve aynı zamanda çok büyük üzüntü, karmaşa, zarar ve çatışma üretmeye zorunludur. Lütfen yalnızca ben konuşmayayım, gelin bunu sizlerle paylaşalım, çünkü birlikte bir yolculuğa çıkıyoruz, belki de el ele, sevgiyle, saygıyla. Eğer öylece oturup dinlerseniz ya da ders alıyormuş gibiyseniz, korkarım siz ve ben bu yolculuğa birlikte el ele çıkamayız. Öyleyse lütfen kendi zihninizi; kiminle olduğu önemli değil, ister karınızla, ister çocuklarınızla, ister komşunuzla, isterse devletinizle olsun, kendi ilişkinizi inceleyin ve o ilişkide düzen olup olmadığına bakın, çünkü düzen gereklidir, doğruluk gereklidir. Düzen erdemdir; öyle matematiksel, öyle arı ve eksiksizdir ki, biz böyle bir düzenin olup olmadığını bulmaya çalışacağız.

Hiç kimse ilişkisiz yaşayamaz. Dağlara çekilebilir, bir rahip, bir sanyasi olabilir, çöllerde tek başınıza dolaşabilirsiniz, ama ilişkidesinizdir. Bu mutlak olgudan kaçamazsınız. So­yutlanırsanız var olamazsınız. Zihniniz soyutlanarak var ol­duğunu ya da bir soyutlanma hali ortaya çıkardığını sana­bilir, ama bu soyutlanmada bile ilişkidesinizdir. Yaşam iliş­kidir, yaşamak ilişkidir. Siz ve ben çevremize bir duvar örmüşsek ve o duvarın üstünden dışarıya ara sıra göz atıyor­sak yaşayamayız. Bilinçsizce, derinden, o duvarın altından ilişkideyizdir. İlişkinin bu noktasına çok dikkat ettiğimizi pek sanmıyorum. Sizin kitaplarınız ilişkiden söz etmezler; onlar Tanrı, ibadet, yöntemler, nasıl nefes alınacağı, şunu ya da bunu yapıp yapmamanız gerektiği hakkında konu­şurlar, ama bana söylenen ilişkiden hiç söz edilmediği.

İlişki tıpkı özgürlükte olduğu gibi sorumluluk gerektirir. Bağlı olmak yaşamaktır; yaşamdır; varoluştur. Eğer ilişkide bir düzensizlik varsa, bütün toplumumuz, kültürümüz, tıp­kı şu anda olduğu gibi parçalara ayrılır.

Öyleyse düzen nedir, özgürlük nedir, ilişki nedir? Düzensiz­lik nedir? Çünkü eğer zihin neyin düzensizlik oluşturduğu­nu derinden, içten anlarsa, o içgörüden, o farkındalıktan, o gözlemden doğal olarak düzen oluşur. Bu, olması gereken bir düzen modeli değil, bizim içinde büyüdüğümüz, din aracılığıyla, kültür aracılığıyla kurulmuş olan düzenin ne ol­ması gerektiği ya da ne olduğudur. İster kültürel, toplum­sal, yasal bir düzen olsun, isterse dinsel bir düzen olsun, zihin o düzene, bir toplumsal hareket ya da belirli liderler ta­rafından kurulan bir modele boyun eğmeye çalışmıştır. Bu, bana göre düzen değildir, çünkü içinde uygunluk vardır ve uygunluğun olduğu yerde düzensizlik vardır. Nerede yet­kenin kabulü, nerede karşılaştırmalı varoluş, başka bir de­yişle, kendini bir başkasıyla karşılaştırma, ölçme varsa, ora­da düzensizlik vardır. Sizlere bunun nedenini açıklayayım.

Zihninizin neden uygunluk gösterdiğini kendinize hiç sor­dunuz mu? Bir modele uyduğunuzun farkında mısınız? Ne tür bir model olduğu önemli değil, kendiniz için bir model oluşturmuş olmanız ya da o modelin sizin için kurulu ol­ması da. Neden hep uygunluk gösterirsiniz? Kuşkusuz uy­gunluğun olduğu yerde özgürlük olamaz. Ama zihin her zaman özgürlüğü arar –ne kadar zeki, ne kadar duyarlı ve bilinçliyse, istek de o kadar artar. Zihin uyar, öykünür, çünkü bir modeli izlemede, uygunlukta daha çok güven bulur. Bu apaçık bir olgudur. Toplumsal olan her şeyi yaparsınız, çünkü uymak daha iyidir. Yurtdışında eğitim almış olabilir­siniz, olağanüstü bir bilim adamı, siyasetçi olabilirsiniz, ama eğer tapınaklara gitmez ya da size yapmanız söylenen sıra­dan şeyleri yapmazsanız, kötü bir şeylerin olacağına ilişkin gizli bir korku duyar ve böylece uygunluk gösterirsiniz: Uy­gunluk gösteren bir zihne ne olur? Bunu lütfen sorgulayın. Uygunluk gösterdiğinizde zihninize ne olur? Her şeyden önce burada özgürlüğün, algının, bağımsız sorgulamanın tamamıyla yadsınması söz konusudur. Uygunluk gösterdiğinizde korku vardır. Öyle değil mi? Çocukluktan başlaya­rak zihin sınavlardan geçmek, bir diploma sahibi olmak, eğer şanslıysa bir iş bulmak ve evlenmek gibi toplumun kurmuş olduğu bir modele uymak, öykünmek üzere eğitil­miştir. O modeli kabul edersiniz ve onun dışına çıkmaya korkarsınız.

Öyleyse siz içten içe özgürlüğü yadsır, ondan korkar, orta­ya çıkarmak, araştırmak, sorgulamak, sormak için özgür olmadığınız duygusuna kapılırsınız. Dolayısıyla bu, ilişkileri­mizde düzensizlik oluşturur. Bununla derinden ilgilenme­ye, gerçek bir içgörü sahibi olmaya, bunun hakikatini gör­meye çalışıyoruz; zihni özgür kılan, birkaç uygulama ya da sorgulama değil, 'olan'ın gerçek algılanışı anlamına gelen hakikatin algılanışıdır.

Korkuyla, uygunlukla, bir karşılaştırma olan ölçümle ilişki­lerimize hem içten hem de dıştan düzensizlik getiririz. Her ne kadar yakın olursak olalım, ilişkilerimiz yalnızca birbiri­miz arasında değil, dışarıdan bakıldığında da bir düzensiz­lik içindedir. Eğer o düzensizliği açıkça görürsek –yalnızca dış anlamda değil, kendi içimizde derinden onun bütün yönlerini görürsek– bu kavrayıştan düzen ortaya çıkar. Böylece bize yüklenmiş bir düzene göre yaşamak zorunda kalmayız. Düzenin hiçbir modeli yoktur; düzen bir kopya değildir, düzensizliğin ne olduğunun kavranmasıyla ortaya çıkar. Bir ilişkide düzensizliği ne kadar iyi anlarsanız, dü­zen o kadar olağanüstü olur. Öyleyse şimdi birbirimizle olan ilişkimizin ne olduğunu bulmamız gerekiyor.

Birbirinizle olan ilişkiniz nedir? Herhangi bir ilişkiniz var mı, yoksa ilişkiniz geçmişinizle mi? Geçmiş, bütün imgele­ri, deneyimi, bilgisiyle sizin ilişki diye adlandırdığınız şeyi oluşturur. Ama ilişkide bilgi düzensizliğe neden olur. Ben sizinle ilişkideyim;  sizin oğlunuz, babanız, karınız, kocanızım diyelim. Birlikte yaşamışız, siz beni incitmişsiniz, ben sizi incitmişim. Başımın etini yemişsiniz, kabalık etmiş, be­ni dövmüş, arkamdan konuşmuş ya da yüzüme ağır şeyler söylemişsiniz. Böylece sizinle on yıl ya da iki gün birlikte yaşamışım ve o acılar, tedirginlikler, cinsel hazlar, can sıkıntılar, acı sözler bende anı olarak kalmış. Bunlar anıları saklayan beyin hücrelerime kaydolur. Dolayısıyla sizinle olan ilişkim geçmiş üzerine kuruludur. Geçmiş benim yaşamımdır. Eğer gözlemlerseniz, zihninizin, yaşamınızın, davranışlarınızın nasıl geçmişe bağlı olduğunu göreceksiniz. Geçmi­şe bağlı olan bir ilişki düzensizlik yaratmaya zorunludur. Başka bir deyişle, bir ilişki hakkında bildikleriniz düzensiz­liği de beraberinde getirir. Eğer beni incitmişseniz, ben bu­nu anımsarım; siz beni dün ya da bir hafta önce incitmişse­niz, bu benim zihnimde kalır, bu benim sizin hakkınızdaki bildiklerimdir. Bu bilgi ilişkiyi engeller; ilişkideki bu bilgi düzensizlik doğurur. Öyleyse soru şu:Beni incittiğinizde, övdüğünüzde ya da utandırdığınızda, zihin bunu o anda kaydetmeden silip atabilir mi? Bunu hiç denediniz mi?

Diyelim, dün birisi bana hiç de doğru olmayan oldukça acı şeyler söyledi ve onun söyledikleri kaydoldu. Zihin o kişi­yi o kayıtla belirler ve ona göre hareket eder. Bir ilişkide zi­hin o sövgüyle, o acı sözcüklerle, o doğru olmayan şeyler­le hareket ettiğinde, bu bilgiler ilişkiye düzensizlik getirir. Öyle değil mi? Peki zihin sövüldüğü ya da övüldüğü anda nasıl kayda geçmeyebilir? Çünkü benim için yaşamdaki en önemli şey ilişkidir. İlişki olmadığında düzensizlik vardır. Düzenin, matematiksel düzenin en ileri biçimi olan eksik­siz bir düzenin içinde yaşayan bir zihin, bir dakika için bi­le olsa üzerine düzensizliğin gölgesinin düşmesine izin ver­mez. O düzensizlik, zihin ilişkideki geçmiş bilgilere daya­narak hareket ettiğinde ortaya çıkar. Öyleyse zihin nasıl olacak da sövgüyü ya da övgüyü olduğu gibi kaydetmeye­cek, ama yapıldığını bilecektir?Yapıldığını bilip kaydetmeyebilir ve böylelikle ilişkide temiz, sağlıklı ve bütünsel ka­labilir mi?

Bununla ilgileniyor musunuz? Eğer gerçekten ilgileniyorsa­nız, bu yaşamdaki en büyük sorun, bir ilişkide yaşamın zi­hin hiç incinmeden, bozulmadan nasıl geçeceğidir. Şimdi sizce buna olanak var mıdır? Olanaksız bir soru ortaya koy­duk. Olanaksız bir soru ve biz olanaksız yanıtı bulmak zo­rundayız. Çünkü olanaklı yanıt sıradandır, çoktan verilmiş­tir; ama eğer olanaksızı sorarsanız, zihin yanıtı bulmak zo­rundadır. Zihin bunu yapabilir mi? İşte bu sevgidir. Hiçbir sövgüyü, hiçbir övgüyü kaydetmeyen zihin, sevginin ne ol­duğunu bilir.

Zihin hiç ama hiç, kesinlikle hiçbir zaman sövgüyü ya da övgüyü kaydetmeyebilir mi? Bu olanaklı mıdır? Eğer zihin buna yanıt bulabilirse, ilişki sorununu çözmüştür. Biz ilişki içinde yaşarız. İlişki soyut değil, günlük bir yaşam olgusu­dur. İşyerinize gidin gelin, karınızla sevişin ya da tartışın, hep ilişkidesinizdir. Eğer o ilişkide, siz ve bir başkası ara­sında ya da siz ve başkaları arasında bir düzen yoksa, enin­de sonunda düzensizlik oluşturacak bir kültür yaratırsınız –tıpkı şu anda olduğu gibi. Öyleyse düzen kesinlikle gerek­lidir. Bunu bulmak için zihin, her ne kadar sövülmüş, incin­miş, kaba davranışlara uğramış, acı sözler işitmiş olsa da, bunları bir saniye bile olsa tutmayabilir mi? Çünkü tuttuğunuz anda çoktan kaydolmuş ve zihin hücrelerinde bir iz bı­rakmıştır. Sorunun ne kadar zor olduğuna bakın. Zihin ta­mamıyla saf kalacak biçimde bunu yapabilir mi? Saf bir zi­hin demek incinmeyen bir zihin demektir. Çünkü incinme­yen bir zihin, bir başkasını da incitmeyecektir. Peki bu ola­naklı mıdır? Etkinin, olayın, kötülüğün, güvensizliğin her biçimi zihne atılır. Zihin bunları hiç kaydetmeyebilir ve böylece çok saf, çok temiz kalabilir mi? Bunu hep birlikte bulacağız.

Bu konuya sevginin ne olduğunu sorarak girelim. Sevgi dü­şüncenin ürünü müdür? Sevgi zamanın alanı içinde midir? Sevgi haz mıdır? İşlenebilen, uygulanabilen, düşünceyle kurulabilen bir şey midir? Bunu sorgularken şu soru yanıtlanmalıdır: Sevgi, cinsel ya da başka herhangi türde bir haz mıdır? Zihinlerimiz sürekli hazzın peşindedir: Dün iyi bir yemek yediysem, o yemeğin hazzı kaydedilir, daha çoğunu isterim, daha iyi bir yemek ya da yarın da aynı tür bir ye­mek isterim. Günbatımından ya da yaprakların ardındaki ay'ı seyretmekten, açık denizlerde bir dalga görmekten büyük tat alırım. O güzellik büyük tat verir ve bu büyük bir hazdır. Zihin onu kaydeder, onun yinelenmesini ister. Düşünce cinsellik hakkında düşünür, onun yinelenmesini ister ve siz buna sevgi dersiniz, öyle değil mi? Cinsellik hakkın­da konuştuğumuzda utanmayın. Cinsellik yaşamınızın bir parçasıdır. Onu gizlenecek bir şey haline getirdiniz, çünkü bir tek cinsel özgürlüğün dışındaki her türlü özgürlüğü yadsıdınız.

Öyleyse sevgi haz mıdır? Hazzın düşünceyle oluşturulduğu gibi, sevgi de düşünceyle mi oluşturulmuştur? Sevgi kıs­kançlık mıdır? Kıskanç, açgözlü, hırslı, vahşi, boyun eğen, uygunluk gösteren, tamamıyla düzensizlik içinde olan biri sevebilir mi? Öyleyse nedir sevgi? Açıkça görülüyor ki, bun­ların hiçbiri değil. Sevgi haz değildir. Lütfen hazzın önemini anlayın. Haz düşünceyle güçlenir, bu nedenle düşünce sevgi değildir. Düşünce sevgiyi geliştiremez. Düşünce tıpkı korkuda olduğu gibi haz arayışını besler, ama sevgi yarata­maz ya da oluşturamaz. Bunun hakikati görün. O zaman hırsınızı, açgözlülüğünüzü bir yana atacaksınız. Olumsuzlama yoluyla en olumlu ve en olağanüstü şey olan sevgiye ulaşacaksınız.

Bir ilişkideki düzensizlik o ilişkide hiç sevgi olmadığı anla­mına gelir ve düzensizlik uygunluk gösterme söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Öyleyse hazzın belirli bir modeli­ne uyan bir zihin, sevginin ne olduğunu hiçbir zaman bile­mez. Düzensizliğin bütün gelişimini anlamış olan bir zihin sonunda 'erdem' denen bir düzene ve dolayısıyla sevgiye varır. Bu sizin yaşamınız, benim değil. Eğer bu biçimde ya­şamazsanız, çok mutsuz olursunuz, toplumsal düzensizlik içinde hapsolur ve o akıntıda sonsuza dek sürüklenirsiniz. Sevginin, düzenin ne olduğunu bilen, yalnızca o akıntıdan kurtulan kişidir.

Jiddu Krishnamurti


Varoluşçu Psikoterapi



Varoluşçu Psikoterapi
Irvin Yalom

Çeviren: Zeliha İyidoğan Babayiğit 
Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2001
768 sayfa

Varoluşçu terapi çeşitli biçimler altında dünya çapında uygulanmaktadır. Ama Yalom'a kadar tutarlı bir bütün olarak ele alınmamış ve nasıl işe yaradığı değerlendirilmemişti. Irvin Yalom, yaşamsal dört temel kaygıyı -ölüm, özgürlük, varoluşsal yalıtım ve anlamsızlık- ele alarak bizi bunlarla yüzleşmeye çağırıyor. Bu kaygıların kişilikte ve psikopatolojide nasıl ortaya çıktıklarını ve bilgimizin bunları aşmada nasıl yardımcı olacağını gösteriyor. Klinik deneyimleri, büyük felsefe ve edebiyat yapıtlarını iç içe dokuyan Varoluşçu Psikoterapi yepyeni kapılar açıyor.


'Bu mükemmel kitabın varoluşçu psikoterapiyi inceleyenler ve bütün klinikçiler için bir klasik olacağına inanıyorum.
Ama onu yalnızca psikiyatrist ve psikologlarla sınırlamak bir hata olur - 
insanların neyi neden yaptığıyla ilgilenen herkes bu kitabı okumalıdır.'
- Rollo May