Loading
psikoterapi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoterapi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2011 Cuma

"Görüntülenen" Psikoterapi


HOW PSYCHOTHERAPY CHANGES THE BRAIN 
Understanding the Mechanisms

By Hasse Karlsson, MA, MD, PhD
11 Ağustos 2011 Perşembe

Psychotherapy outcomes and the mechanisms of change that are related to its effects have traditionally been investigated on the psychological and social levels, by measuring changes in symptoms, psychological abilities, personality, or social functioning. Many psychiatrists have also held the unfortunate dichotomized position that psychotherapy is a treatment for “psychologically based” disorders, while medication is for “biologically based” disorders.[1] During the past several decades, it has become clear that all mental processes derive from mechanisms of the brain. [2] This means that any change in our psychological processes is reflected by changes in the functions or structures of the brain. Straightforward reductionistic stances, however, are unfounded because there is clear evidence that our subjective experiences affect the brain.[1]

Plastic changes in the brain have been difficult to study in humans, but there has been more success in animal studies. Changes in the brain in relation to experience have been detected at the cellular and molecular levels in animals using different experimental approaches. The advent of functional neuroimaging, including single photon emission CT (SPECT), positron emission tomography (PET), and functional MRI, has made it possible to study changes at the brain systems level (by measuring changes in brain blood flow or metabolisms) and, increasingly, also on the molecular level using SPECT and PET in the living human brain.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Müteşekkirim

Hayat tatmini ne kadar azsa ölüm anksiyetesi o kadar büyüktür. Bu ilke hastalarımdan biri tarafından açıkça gösterilmiştir. Philip elli üç yaşında oldukça başarılı bir üst düzey yöneticiydi. Her zaman ciddi bir işkolik olmuştu; haftada yetmiş seksen saat çalışır, her akşam evine işle dolup taşan evrak çantasıyla gelirdi ve iki yıllık bir süre boyunca Doğu Sahili'nde çalışmış ve hafta sonlarında Batı Sahili'ndeki evine gitmişti. Hayat tatmini çok azdı: işi güvenlik sağlıyordu, zevk değil; istediği için değil, zorunlu olduğu için çalışıyordu, anksiyetesini azaltmak için. Karısını ve çocuklarını çok az tanıyordu. Yıllar önce karısının evlilik dışı bir ilişkisi olmuştu ve onu asla affetmemişti -olayın kendisine değil, ilişki ve onun verdiği acının kendisini işine vermesine engel olduğu için kızmıştı. Karısı ve çocukları yabancılaşma yüzünden çok çekmişlerdi ve Philip bu güçlü sevgi, hayat tatmini ve anlam deposuna hiçbir zaman girmemişti. 

Derken bütün savunmalarını Philip'ten söküp alan bir felaket ortaya çıkmıştı. Uzay gemileri ve bunların donanımlarını imal eden sanayi kolundaki gerileme nedeniyle şirketi başarısız olmuş ve başka bir şirkete satılmıştı. Philip birdenbire işini kaybetmiş ve yaşı ve yüksek yöneticilik düzeyi yüzünden işsiz kalacağını düşünmüştü. Ciddi biçimde anksiyete yaşamaya başlamış ve bu devrede terapiye girmişti. Başlangıçta anksiyetesi tamamen işine yönelikti. Sürekli olarak işinden söz ediyordu. Düzenli olarak saat sabah 4'te uyanıp saatlerce işini düşünüyordu: bu haberi çalışanlarına nasıl verecekti, bölümünü nasıl aşama aşama ortadan kaldıracaktı, kendisine böyle davranılması yüzünden hissettiği öfkeyi nasıl idare edecekti. 

Philip kendisine yeni bir konum bulamadı. İşin son günü yaklaşırken çılgın gibiydi. Terapide yavaş yavaş bir midyenin rıhtıma yapışması gibi işle ilgili endişelerine yapışan anksiyetesini kurtarmayı başardık. Philip'in ciddi bir ölüm anksiyetesi olduğu ortaya çıktı. Her gece korkunç bir rüya kendisine işkence ediyordu: "simsiyah bir çukurun" kenarında duruyordu. Bir diğer tekrarlayan korkunç rüyası sahilde dik bir kum tepesinin üzerinde yürürken dengesini kaybetmesinden oluşuyordu. Rüyadan, "Başaramayacağım," diye mırıldanarak uyanıyordu tekrar tekrar. (Babası Philip doğmadan önce boğularak ölen bir denizciydi.)

Philip'in zorlayıcı maddi sorunu yoktu: cömert bir tazminat anlaşması vardı ve kısa bir süre önce aldığı büyük bir miras önemli ölçüde güvence sağlıyordu. Peki ya zaman! Zamanını nasıl kullanacaktı. Hiçbir şeyin Philip için çok fazla bir anlamı yoktu. Büyük bir umutsuzluğun içine gömülmüştü. Derken bir gece önemli bir olay meydana geldi. Uyuyamadığı için saat üç civarlarında, bir şey içip biraz okumak için alt kata inmişti. Pencereden gelen bir ses duyup oraya doğru yönelince maskeli, dev gibi bir adamla yüz yüze gelmişti. Şaşkınlığı geçip alarm sustuktan sonra ve polis gidip araştırma sona erdiğinde gerçek paniği başlamıştı. Aklına bir düşünce gelmişti, baştan ayağa güçlü bir şekilde titremesine neden olan sinir bozucu bir düşünce, "Mary ve çocuklara bir şey olabilirdi." Terapi seansımız sırasında olayı, tepkisini ve düşüncesini anlattı. Ben onu rahatlatmaktan çok, Mary'ye, çocuklara ve kendisine de bir şey olacağını söyledim. 

Kendini şaşkın ve afallamış hissettiği bir dönemden geçti. Alışık olduğu bütün o inkâr yapıları artık işlemiyordu: işi, özel oluşu, zafere tırmanışı, zarar görmezlik duygusu. Tıpkı maskeli hırsızla yüz yüze gelişi gibi, hayatın bazı temel gerçekleriyle de önce çekinerek sonra daha sağlam bir şekilde yüz yüze gelmişti: zeminsizlik, zamanın önlenemeyen geçişi ve ölümün kaçınılmazlığı. Bu yüz yüze geliş Philip'e bir aciliyet hissi vermişti ve hayatından doyum almak ve bir anlam bulmak için terapide çok çalıştı. Özellikle yakınlığa odaklandık - onun hiç tadını çıkarmadığı önemli bir hayat tatmin kaynağıydı bu.

Philip özel olduğu inancına o kadar çok yatırım yapmıştı ki, çaresizlik duygusuyla yüzleşmeye (ve başkalarıyla paylaşmaya) korkuyordu. Soran herkese gerçeği söylemesi -yani işi olmadığı ve başka bir iş bulmakta zorlandığını- ve duygularını izlemesi için ısrar ettim. Önce bu görevden kaçındı, ama yavaş yavaş incinebilirliğin paylaşılmasının yakınlığın kapısını açtığını öğrendi. Bir seansta özgeçmişini, ilgili alandaki bir şirketin başkanı olan ve kendisi için bir iş bulabilecek olan bir arkadaşıma göndermesini önerdim. Philip resmî ve kibar bir tavırla teşekkür etti; ama arabasına bindiğinde otuz beş yıldır ilk defa "bir bebek gibi" ağlamıştı. Bu ağlama üzerinde uzun uzun durduk, onun için ne anlama geliyordu, ne hissetmişti ve neden benim önümde ağlayamamıştı. İncinebilirliğini kabul ettikçe, önce benimle, sonra ailesiyle birleşme hissi derinleşmişti; başkalarıyla da daha önce hiç başaramadığı şekilde yakın olmuştu. Zaman yönelimi çarpıcı biçimde değişmişti: artık zamanı bir düşman olarak görmüyordu -gizlenmesi ya da öldürülmesi gereken bir düşman. Şimdi, gün be gün boş vakti olduğu için zamanın tadını ve keyfini çıkarmaya başlamıştı. Ayrıca kendisinin uzun zamandır uyuşuk olan bir parçası daha ortaya çıkmış ve onlarca yıldır ilk defa yaratıcı dürtülerinin resim ve yazmada ifadesini bulmaya izin vermişti. Sekiz aylık işsizlikten sonra başka bir şehirde yeni ve mücadele gerektiren bir iş buldu Philip. Son seansımızda, "Son birkaç aydır cehennem azabı çektim. Ama bu durum ne kadar korkunç olursa olsun hemen iş bulamadığım için memnunum. Bu süreçten geçmek zorunda kaldığım için müteşekkirim," dedi. Philip'in öğrendiği şey, gerçeği gizlemeye ve ölümün inkârına adanan hayatın deneyimi sınırlayacağı ve en sonunda kendi üzerine çökeceğiydi. 

Varoluşçu Psikoterapi 
Irvin Yalom
sf 334-337

~

"Oyun" filmi

2 Ağustos 2011 Salı

Varoluşçu Psikoterapi



Varoluşçu Psikoterapi
Irvin Yalom

Çeviren: Zeliha İyidoğan Babayiğit 
Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2001
768 sayfa

Varoluşçu terapi çeşitli biçimler altında dünya çapında uygulanmaktadır. Ama Yalom'a kadar tutarlı bir bütün olarak ele alınmamış ve nasıl işe yaradığı değerlendirilmemişti. Irvin Yalom, yaşamsal dört temel kaygıyı -ölüm, özgürlük, varoluşsal yalıtım ve anlamsızlık- ele alarak bizi bunlarla yüzleşmeye çağırıyor. Bu kaygıların kişilikte ve psikopatolojide nasıl ortaya çıktıklarını ve bilgimizin bunları aşmada nasıl yardımcı olacağını gösteriyor. Klinik deneyimleri, büyük felsefe ve edebiyat yapıtlarını iç içe dokuyan Varoluşçu Psikoterapi yepyeni kapılar açıyor.


'Bu mükemmel kitabın varoluşçu psikoterapiyi inceleyenler ve bütün klinikçiler için bir klasik olacağına inanıyorum.
Ama onu yalnızca psikiyatrist ve psikologlarla sınırlamak bir hata olur - 
insanların neyi neden yaptığıyla ilgilenen herkes bu kitabı okumalıdır.'
- Rollo May

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Ortak Suç Kavramı

Ortak suç kavramı konusunda kişisel olarak ben, bir insanı başka bir insanın ya da insanlar grubunun davranışlarından sorumlu tutmanın hiçbir haklı temeli olmadığını düşünüyorum. II. Dünya Savaşı'ndan bu yana, ortak suç kavramına karşı kamuoyunda tartışmaktan usanmadım.

Ne var ki bazen insanları batıl inançlarından kurtarmak için birçok öğretici hile gerekmektedir. Amerikalı bir kadın, "Kitaplarınızdan bazılarını Adolf Hitler'in dili olan Almanca'da hala nasıl yazabiliyorsunuz?" diyerek bana sitem etti. Karşılık olarak, mutfağında bıçak olup olmadığını sordum, evet yanıtını alınca ürkmüş, şok olmuş gibi yapıp bağırdım: "Onca katil, kurbanlarının karnını deşip öldürmek için kullandıktan sonra nasıl hala bıçak kullanabiliyorsunuz?" Almanca'da kitap yazmama itiraz etmeyi bıraktı.

Viktor E. Frankl
"İnsanın Anlam Arayışı" kitabından..




As for the concept of collective guilt, I personally think that it is totally unjustified to hold one person responsible for the behavior of another person or a collective of persons Since the end of World War II l have not become weary of publicly arguing against the collective guilt concept.

Sometimes, however, it takes a lot of didactic tricks to detach people from their superstitions. An American woman once confronted me with the reproach, "How can you still write some of your books in German, Adolf Hitler's language?" In response, I asked her if she had knives in her kitchen, and when she answered that she did, l acted dismayed and shocked, exclaiming, "How can you still use knives after so many killers have used them to stab and murder their victims?" She stopped objecting to my writing books in German.

Tasa

Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır. O da mutlu olmak için burada olduğumuzu sandığımızdır.

Arthur Schopenhauer











Yaşam çoğumuzun yaşadığı biçimiyle acı çekmek, tasalara katlanmaktır. Bu gerçeği yadsıyamayız. Yaşam bir itiş kakış, bir çatışma, bir çekişme olduğu sürece acıdan, tasadan başka bir şey getirmiyor. Çatışma demek iki karşıt gücün ötekine üstün çıkmak için savaşmaları demek değil mi? Savaşta yenik düşmenin sonucu ölüm olabilir; dünyada en korkulacak şeyse ölümdür. Ölüm yenilgiye uğratılsa bile insan yalnız kalır. Yalnızlığa katlanmaksa çatışmayı sürdürmekten bile daha katlanılmaz bir şey... İnsan bunların bilincinde olmayabilir, duyuların sağladığı anlık zevklerin, keyiflerin tadını çıkarmanın peşinde olabilir. Ama bunların bilincinde olup olmamak yaşam gerçeğini değiştirmez. Körler dirençle güneşin varlığını yadsıyabilirler, ama böyle yaparak güneşi yok edemezler. Güneyin kızgın güneşi acımasızca onları kavurabilir, gereken önlemleri almazlarsa bu dünyadan silinip giderler. 

Buda, birincisi yaşamın acı çekip tasalara katlanmak olduğunu vurgulayan «dört soylu gerçeği» ortaya koyduğu zaman çok haklıydı. Hepimiz bu dünyaya bağıra çağıra, bir anlamda karşı koyarak, karşı çıkarak gelmiyor muyuz? Ana karnının sıcak yumuşak ortamından sonra bu soğuk, engellerle dolu çevreye çıkıvermek en azından acılı bir rastlantı. Büyüme, acıyı da yanında getiriyor. Diş çıkarma az ya da çok acılı bir süreç... Ergenlik zihinde de, gövdede de birtakım çalkantılara neden oluyor. Toplum adı verilen organizmanın da gelişmesi acılı büyük değişimlerle olabiliyor. Çağımızda da böyle acılı doğum sancılarına tanık oluyoruz. Sakin sakin oturup bunların kaçınılmaz şeyler olduğunu, her yeni yapının eski düzenin yıkılmasını gerektirdiğini, bu acılı işlemlerden kurtulmanın bir yolu olmadığını düşünebiliriz. Ama böyle soğukkanlı, akılcı çözümlemeler bu işlemlerin bizi sürükleyeceği acılı duyguların gücünü azaltmaya yetmez. Sinir dokumuza öylesine acımasızca işlemiş olan acı giderilemez. Bu konuda ne dersek diyelim, yaşam acılı bir itiş-kakış, bir boğuşma, çekişmeden başka nedir ki?

Bunun böyle olması, yazgının değiştirilemez çizgisi. Ne kadar çok acı çekilirse karakter de o kadar derinlemesine gelişiyor. Karakteriniz ne kadar derinlemesine gelişirse yaşamın gizemlerine o kadar derinlemesine girebiliyorsunuz. Bütün büyük sanatçılar, bütün büyük din önderleri, bütün büyük toplum düzeltimcileri (reformcu) çok defa gözyaşlarıyla, kanayan yürekleriyle, gözüpeklikle sürdürdükleri bu savaşımların en zorlularından başarıyla çıkmışlardır. Ekmeğinizi acıyla, gönül üzüntüsüyle, kaygıyla kazanmadıkça gerçek yaşamın tadına varamazsınız. Mencius, Tanrı bir kimseyi eksiksiz, yetkin bir insan yapmayı aklına koydu mu, sonunda bütün acılı sınavlardan başarıyla çıkabilmesi için onu akla gelebilecek her türlü deneyden geçirir dediği zaman çok haklıydı.

Daisetsu Teitaro Suzuki


















Yıllar boyu hepsinde ilerlemiş kanser bulunan hastaların gruplarını yönettim. Ölümle yüz yüze gelme durumunda yok olma veya hiçlikten o kadar korkmadığımızı, fakat buna eşlik eden mutlak yalnızlıktan çok korktuğumuzu kerelerce gözledim. Ölmekte olan hastaların ilgilerinin kişiler arası ilişkilere yönelik olması ender değildir. Yaşamlarını sürdürenlerin kendisini terk etmesinden ve hatta kaçınmasından dolayı acı çekebilir. Örneğin bir kadın hasta, büyük bir akşam yemeği vermeyi planlamıştı ve kısa bir süre önce gelişmiş olan kanser hastalığının metastaz yapmış olduğunu öğrendi. Hastalığının neden olabileceği ağrıların dayanılmazlığı nedeniyle insanlıktan uzaklaşacağı ve başkalarınca reddedileceğine ilişkin korkunç düşünce, onun partide bu sırrını saklamasına neden oldu.


Irvin Yalom
"Grup Terapisinin Teori ve Pratiği" adlı kitabından..


"Nasıl?"

Elisabeth Kübler-Ross revolutionised the way that doctors and hospitals in the Western world deal with dying patients. Before her 1969 classic book On Death and Dying, medical staff often did not tell patients with terminal diseases the truth about their conditions. Patients would find themselves isolated, unable to share their fears and concerns with their carers. Kübler-Ross's work changed all that.
...

Kübler-Ross began one section of her book with the statement, "To tell or not to tell, that is the question," but went on to say, "The question should not be 'Should we tell . . .?' but rather 'How do I share this with my patient?' " She thought that the most important issue is the medical person's own psychological outlook. The physician should first examine his or her own attitude toward malignancy and death to be able to talk about such grave matters without undue anxiety.


  
Sorunun hastaya söyleyip söylememek değil, hastaya açık biçimde ve dürüstçe nasıl söylenebileceği olduğu yolunda Elisabeth Kübler-Ross'la aynı görüşteyim. 
Irvin Yalom


Dost acı söyleyen değildir. Acıyı tatlı söyleyebilendir.
Mevlana

21 Temmuz 2011 Perşembe

Seçicilik

Bir başkasını hiçbir zaman tamamen tanıyamayışımızın bir nedeni de, 
neleri açığa vuracağımız konusunda seçici oluşumuzdur. 

Irvin Yalom
Aşkın Celladı, Syf: 206

19 Temmuz 2011 Salı

Cesaretin Bir Paradoksu

Her cesaret çeşidinde rastladığımız tuhaf bir karakteristik paradoks burada karşımıza çıkıyor. Ortadaki karşıtlık şudur:Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız, ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız. Kesin inanç ve şüphe arasındaki bu diyalektik ilişki cesaretin en yüksek tiplerinin özniteliğidir ve cesareti salt gelişme ile özdeşleştiren basitleştirici tanımlamaların yanlışlığını ortaya serer. 

Kendi tavırlarının doğruluğundan mutlak bir şekilde emin olduklarını iddia edenler tehlikelidirler. Böylesine emin olma sadece dogmatizmin değil, yıkıcılıkta onu geçen kuzeni fanatizmin de özüdür. Girişiminin yeni doğruyu öğrenmesine set çeker ve bilinçdışı şüphenin cansız hayaleti olur. Bu durumda kişi itirazlarını, sadece karşı çıkışları değil, kendi bilinçdışı şüphelerini de yatıştırmak için artırmak durumunda kalır. 

Beyaz Saray'dan yükselen, "mutlak olarak eminim ki," tonunu, ya da, "şuna mutlak bir açıklık getirmek isterim ki," ifadesini -Nixon-Watergate günlerinde sık sık olduğu gibi- her işittiğimde, aşırı vurgulamanın ifşa ettiği bir sahteciliğin tezgâhlandığını hissedip kendimi geri çekmişimdir. Shakespeare yerinde olarak "Sanırım, kadın (veya politikacı) çok fazla itiraz ediyorlar," demiştir. İnsan böylesi bir zamanda, bağlılığını apaçık korumuş ve şüphelerini apaçık itiraf etmiş olan Lincoln gibi bir liderin varlığını özlüyor. Tepedeki insanın senin benim gibi şüpheleri bulunduğunu; bu şüphelere rağmen yolu açacak cesarete sahip olduğunu bilmek çok daha güvenlidir. Yeni doğruya karşı kendini hendeklerle çeviren fanatiğin tersine, hem inanabilme, hem de kendi şüphelerini kabul etmeye cesareti olan kişi yeniden öğrenmeye açık ve esnektir. 

Paul Cézanne sanatın geleceğini kökten etkileyebilecek yeni bir uzam biçimi keşfettiğine ve resimlediğine kuvvetle inanırken aynı zamanda her anını dolduran acılı kuşkular içindeydi. Kendini adama ve şüphe arasındaki ilişki hiçbir şekilde uzlaşmaz değildir. Kendini adama şüphe içermediği zaman değil, şüpheye rağmen olduğunda en sağlıklıdır. Tamamıyla inanmak ve aynı zamanda şüpheleri olmak hiç de çelişkili değildir: Doğruya daha büyük bir saygı beslemek, doğrunun verili bir anda söylenen ya da yapılandan her zaman daha öteye gittiğinin farkında olmaktır. Doğru bu yüzden sonu gelmez bir süreçtir. Böylece Leibniz'e atfedilen ifadenin anlamını bilebiliriz: "Eğer birşey öğrenebileceksem en kötü düşmanımı dinlemek için yirmi mil yürürüm."

Rollo May
Yaratma Cesareti, sf 47


Paul Cézanne
Selbstporträt mit Barett, 1898-1900

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Kişiler Arası İlişkilerin Önemi

İnsan topluluğunu hangi bakış açısıyla incelersek inceleyelim, kişiler arası ilişkilerin çok önemli bir rol oynadığını görürüz. İnsanlığın uzun evrimsel tarihini araştırmak veya tek bir bireyin gelişimini incelemek her zaman için kişiler arası ilişkilerde biçimlenen insan varlığını değerlendirmemizi gerektirir. İnsanların her zaman üyeleri arasında güçlü ve kalıcı ilişkilerin bulunduğu gruplar halinde yaşadıkları yolunda, ilkel insan kültürleri veya insan dışı primatlarla yapılan çalışmalardan elde edilen inandırıcı veriler vardır. Kişiler arası davranış evrimsel anlamda belirgin biçimde uyuma yöneliktir: Güçlü, olumlu ve karşılıklı kişiler arası bağlar bulunmaksızın bireyin ve türün yaşar kalması mümkün olmayacaktı. John Bowlby anne-çocuk arasındaki ilk ilişkiler üzerine çalışmalarından hareketle bağlanma davranışının (attachment behavior) insan varlığını ortaya çıkardığı sonucuna ulaşmıştır. Eğer anne ile bebek ayrı düşerlerse kayıp nesnenin aranmasına bunaltı yaşantısı eşlik etmektedir. Ayrılığın uzaması durumunda sonuç orantılı olarak daha şiddetli olacaktır. W. Goldschmidt etnografik kanıtlar üzerine yaptığı yorucu bir derlemenin temelinde şunları söylemektedir:

"İnsan, doğası gereği toplumsal varoluşa bağlanır ve bu nedenle kaçınılmaz biçimde kendi çıkarlarına hizmet etme ve ait olduğu grubun çıkarlarını tanıma arasında ikilemle kuşatılır. Bu ikilem çözümlenecek hale gelene dek insanın kendi çıkarına en iyi biçimde çevresindekilere karşı yükümlülükleri yoluyla hizmet edebileceği gerçeği çözüm yerine geçer. Olumlu duyguya gereksinim, her bir insanın kendi insan çevresinden tepki alma arzusu demektir. Bu, yiyecek için duyulana benzemeyen, fakat daha genelleşmiş bir açlık biçiminde gözlenebilir. Kendini ilişki, tanınma ve kabul görme, onay görme, saygı görme veya üstünlük için arzu şeklinde, değişen biçimlerde ortaya koyabilir. İnsan davranışını incelediğimizde kişilerin yalnızca birlikte içine girdikleri toplumsal sistemde yaşamakla kalmayıp aynı biçimde evrensel olarak çevresindekilerin onayını alma yolunda eylemler gösterdiğini gözlemekteyiz.

Benzer biçimde, doksan yıl önce William James de şunları söylemişti:
"Biz yalnızca çevremizdekilerden anlayış bekleyen, sürü halinde yaşayan hayvanlar değiliz, fakat kendimizi göz önüne almaya ve cinsimizce olumlu biçimde göz önüne alınmaya doğuştan bir eğilimimiz vardır. Topluluk içinde boşlukta kalma ve diğer üyelerce mutlak biçimde yok sayılma kadar acımasız bir ceza tasarlanamazdı."

Gerçekten de aradan geçen zaman ve yalnızlığın acı ve ters sonuçlarını ortaya koyan çağdaş araştırmalar James'in kurgularını doğrulamıştır. Örneğin yalnızlar, yani bekârlar, boşanmışlar ve dullar için, bu durumun ölüm nedenlerinin başında yer aldığına ilişkin önemli kanıtlar vardır.

Harry Stack Sullivan
Dinamik psikoterapinin tüm modern ekolleri kişilerarası temele ve Harry Stack Sullivan'ın psikiyatride sistematik kişiler arası teorisine dayanır. Hepimizin gönülden Sullivan'cı olmamıza karşın yeni kuşak terapistler Sullivan’ı nadiren okumaktadır. Bunun bir nedeni dilinin genelde karmaşık oluşudur, ayrıca çalışması o derece çığır açıcı ve yaygın biçimde etkili olmuştur ki katkıları genellikle belirgin biçimde tanınır veya aşikârdır. (Bununla birlikte ben Sullivan'ın çalışmalarının birincil kaynaklarının veya bazı anlaşılabilir açıklamalarının okunmasını öneririm). Sullivan'ın formülasyonları grubun tedavi edici süreçlerinin anlaşılmasında son derece yardımcıdır, kişiler arası teorinin kapsamlı bir değerlendirmesi de bu kitabın sınırlarını aşar. Buna karşın ben birkaç anahtar kavramı tanımlayacağım. Sullivan, kişiliğin hemen bütünüyle diğer önemli insanlarla etkileşimin bir ürünü olduğunu öne sürmüştür. Diğerleriyle yakından ilişkili olma gereksinimi herhangi bir biyolojik gereksinim kadar temel bir anlam taşır ve bebeklerin uzamış çaresizlik evrelerinin gösterdiği gibi yaşamın sürdürülmesinde biyolojik gereksinimler kadar önemlidir. Gelişen çocuk, güvenlik arayışı içinde kendisine ait bu yönleri ve özellikleri kabul görme durumunda vurgulayarak yansıtma eğilimindedir, kabul görmeme durumunda bunları baskılayacak veya yadsıyacaktır. Sonuçta birey çevreden algıladığı değerlendirmeler temelinde bir kendilik kavramı (kendilik dinamizmi) geliştirir.


"Kendiliğin yansıtılan değerlendirmelerce oluşturulduğu söylenebilir. Bu, hiçbir zaman sevilmeyen, istenmemiş bir çocuk olgusunda veya kendisine bir çocuk olarak gerçek bir ilgi duymamış kişilerin evlatlığı olan çocuk örneğinde olduğu gibi birinci planda küçültücü nitelikte olursa diğer insanlara karşı düşmanca ve kötüleyici değerlendirmeleri kolaylaştıracak ve kendine yönelik kötüleyici ve düşmanca değerlendirmeleri içinde yaşatacaktır."

Sullivan, kişinin diğerlerinin algısını olduğundan farklı alma eğilimini tanımlamak için PARATAKSİK ÇARPITMALAR terimini kullanmıştır. Kişiler arası bir ortamda bir kişi diğeriyle gerçekçi yaklaşımlar temelinde değil fakat tamamen veya birinci planda kendi fantezisinde var olan bir kişiselleştirme temelinde ilişki kurduğunda bir parataksik çarpıtma ortaya çıkmaktadır. Parataksik çarpıtma aktarım kavramına yakındır, fakat bu bağlamda daha geniş bir anlam taşır: Yalnızca tedavi edici değil, tüm kişilerarası ilişkileri dile getirir, yalnızca gerçek yaşam biçimlerinden kaynaklanan tutumların basitçe aktarımını değil, kişinin iç gereksinimlerine yanıt olarak kişiler arası gerçekliğin çarpıtılmasını da içerir.

Kişiler arası çarpıtmalar kendilerini devam ettirme eğilimindedirler. Örneğin, küçülmüş, alçalmış kendilik imgesi olan bir birey seçici ihmal yoluyla veya yansıtmayla bir diğerini yanlış biçimde sert, itici bir figür olarak algılayabilir. Ayrıca süreç kendisini şiddetlendirir, çünkü ardından birey aşamalı olarak yapmacık tavırlar ve davranış özellikleri, örneğin onursuzluk, savunucu nitelikte karşıt olma veya yukarıdan bakma gibi tavırlar geliştirebilir, sonuçta bu durum diğerlerinin gerçekten sert ve itici olmasına neden olacaktır. Kendini oluşturan kehanet teriminin bu fenomenle ilişkisi vardır.

17 Temmuz 2011 Pazar

Yaratıcılık ve Cesaret



Existential psychology emphasizes philosophic rather than psychopathological aspects of the human condition. In this animated, two-part discussion, Dr. May proposes that genuine growth comes from confronting the pain of existence rather than escaping into banal pleasures or shallow, positive thinking. Genuine joy, he says, can emerge from an appreciation of life's agonies.

The late psychotherapist Rollo May was a recipient of the Distinguished Career Award of the American Psychological Association and a founding sponsor of the Association for Humanistic Psychology. He is author of numerous classic works including Love and WillPsychology and the Human DilemmaFreedom and DestinyDreams and SymbolsThe Meaning of Anxiety and Man's Search for Himself.


"I think anxiety, for people who have found their own heart and their own souls, for them it is a stimulus toward creativity, toward courage. It's what makes us human beings."

Rollo May

Seçicilik


Bir başkasını hiçbir zaman tamamen tanıyamayışımızın bir nedeni de, 
neleri açığa vuracağımız konusunda seçici oluşumuzdur. 

Irvin Yalom  
Aşkın Celladı, Syf: 206

Psikoterapi

Psychiatrist Irvin Yalom suggests that symptoms initially presented in therapy often serve to mask deeper, existential fears.

Irvin Yalom, M.D., is professor of psychiatry at Stanford University and author of numerous books on psychotherapy including Existential Psychotherapy, Love's Executioner and Lying on the Couch.

Rollo May


Rollo May (1909-1994): ABD'nin Ohio eyaletinde dünyaya gelen May 1930'da Oberlin Koleji'nden mezun oldu. Bir süre Yunanistan'da öğretmenlik yaptıktan sonra yükseköğrenimine devam etmek üzere tekrar ABD'ye döndü ve 1938'de Union Theological Seminary'de teoloji bölümünü bitirdi. White Institute'da psikanaliz üzerine çalıştıktan sonra Columbia Üniversitesi'ne girdi ve 1949'da burada psikoloji doktorasını tamamladı. 1958'de Ernest Angel ve Henri Ellenberger ile birlikte varoluşçu psikolojiyi ABD'de tanıtan Existence (Varoluş) adlı kitabın editörlüğünü yaptı.

Başlıca eserleri şunlardır: 
Psychology and the Human Dilemma (Psikoloji ve İnsanın İkilemi, 1967), 
Love and Will (Aşk ve İrade, 1969), 
The Discovery of Being: Writings in Existential Psychology (Varlığın Keşfi: Varoluşçu Psikoloji Yazıları, 1983)  

Metis Yayınları'ndaki kitapları:
Yaratma Cesareti, 1987

Yukarıdaki listede olmayan kitapları da görmek için: http://en.wikipedia.org/wiki/Rollo_May

O an uyandım

Herkes zaman zaman, "kafamda bir şimşek çaktı", "birden içime doğdu", "o an uyandım", "bende şafak söktü", "kafama dank etti" gibi ifadeler kullanır durur. Bunlar yaygın bir yaşantıyı anlatmanın değişik yolları: Farkındalık düzeyimizin altındaki bir derinlikten fikirlerin fırlayıp gelmeleri. Bu diyarı, bilinçaltının, bilinç öncesinin ve farkındalığın altındaki diğer düzeyleri barındıran bir çanta gibi görüp "bilinçdışı" diye adlandıracağım. 

Bilinçdışı tabirini kullandığımda, hiç şüphesiz bir steno gibi anlamlıyorum. Belli bir bilinçdışı yoktur; bilinçdışı daha çok yaşantının bilinçdışı kalan boyutlarıdır (ya da kaynakları, çehreleri). Bilinçdışını, bireyin gerçekleyemeyeceği veya gerçeklemeyeceği eylem ve farkındalık gizilgüçleri* olarak tanımlıyorum. Bu gizilgüçler "özgür yaratıcılık" diye adlandırabileceğimiz şeyin kaynağıdır. Bilinçdışı fenomenlerin keşfedilip açımlanmasının yaratıcılıkla çarpıcı bir ilişkisi var. Kaynağı kişiliğin bu bilinçdışı derinliklerinde olan yaratıcılığın doğası ve öznitelikleri nelerdir?

...

Bu sıçrama cereyan ettiğinde, o anda olup biten neydi? Benim deneyimimi bir başlangıç olarak alırsak, ilk göze çarpan, kavrayışın bilinçli zihnime, ussal bir biçimde düşünme çabama karşı zorlayarak girdiği. İyi ve güçlü bir savım vardı ve çok sıkı bir şekilde onu kanıtlamaya çalışıyordum. Tabir caizse, bilinçdışı, sımsıkı sarıldığım bilinçli inancımı yarıp geçti

Carl Jung sık sık, bilinçdışı yaşantı ile bilinç arasında bir çeşit zıtlaşma, kutuplaşma olduğu meselesini ortaya getirmiştir. Bu ilişkinin telafi edici olduğuna inanıyordu: Bilinç, bilinçdışının yabanıl, mantıksız sapkınlıklarını kontrol ederken, bilinçdışı da bilincin bayağı, boş, yavan ussallıkta kuruyup gitmesine engel oluyordu. Bu telafi özel sorunlarda da geçerlidir: Eğer bir konu üzerinde bilinçli olarak bir yönde fazla ileri gitmişsem, bilinçdışı diğer yöne meyledecektir. Bu şüphesiz, bir fikir için girdiğimiz mücadelede bilinçli savlarımızda daha da dogmatikleştikçe, bilinçdışından şüphenin darbeleriyle daha çok sarsılmamızın da nedeni. Şam yolundaki Aziz Paul ve Bowery'nin alkoliği gibi değişik insanlar da böylesi kökten dönüşümlere bu yüzden uğruyorlar -diyalektiğin bastırılmış bilinçdışı yanı infilak ediyor ve kişiliğini eline geçiriyor. Eğer böyle ifade edebilirsem; bilinçdışı tam da bilinçli düşüncemizle en katı nereye yapışmışsak orada delip geçmekten -bozup dağıtmaktan- haz alıyor.

Bu hamlede cereyan eden basit bir biçimde genişleme değil; çok daha dinamik bir şeydir. Salt farkındalığın yayılması değil; daha çok bir nevi cenk. Kişinin içinde, bir yanda bilinçli olarak düşündükleri ile diğer yandan doğmaya çabalayan bir perspektif, bir kavrayış arasında dinamik bir mücadele kopar gider. Ardından kaygı, suç, coşku ve yeni bir fikrin ya da görüşün gerçekleştirilmesini her zaman izleyen memnuniyet eşliğinde kavrayış doğar.

Kavrayışın birşeyleri yıkıp devireceği gerçeği bu hamlede duyulan suçun nedenidir. Kavrayışım diğer varsayımımı yıktı, bu kavrayışın birçok profesörümün inandığını da yıkabilecek olduğu gerçeği beni endişelendirdi. Ne zaman bilimde önemli bir fikrin, ya da sanatta önemli bir biçimin öne çıkması söz konusu olsa, bu yeni fikir bir yığın insanın entelektüel, tinsel dünyalarının sürmesini sağlayan özü yıkar dağıtır. Has yaratıcı üründeki suçun kaynağı budur. Picasso'nun altını çizdiği gibi, "Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir."

Bu hamle kendisinde bir kaygı unsurunu da taşır. Çünkü, daha önceki varsayımımı yıkmakla kalmadı, kendi dünyamla ilişkimi de sarstı. Böyle bir zamanda kendimi, varolduğunu henüz bilmediğim bir dayanağı arar durumda bulurum. İleri çıkarak her yanı kaplayan kaygı duygusunun kaynağı budur; bu sarsıntının belli bir dereceye kadar olmadığı bir durumda, gerçekten yeni bir fikrin oluşmasına imkan yoktur.

Ama, yukarıda söylediğim gibi, suç ve kaygının ötesinde bu hamleyle gelen esas duygu memnuniyettir. Yeni bir şey görmüşüzdür. Fizikçi ve diğer doğa bilimcilerin "zarafet" deneyimi dedikleri yaşantıya katılmanın coşkusudur içimizdeki.

Rollo May
Yaratma Cesareti, sf 75, 77-78.

* gizilgüç = potansiyel


~



Eureka!
Arşimed

~


Zen Budizm'in amacı, bize dünyayı da, yaşamı da yeni bir gözle görebilecek bir bakış açısı kazandırmaktır. Bununla şunu demek istiyorum: Zen yaşamının ta en derin yerine kadar inmek istiyorsak bizim günlük yaşamımızı yöneten düşünme alışkanlıklarından kendimizi kurtarmalıyız; olaylara bakmanın, olaylar üzerinde yargılara, kararlara varmanın daha başka bir yolu olup olmadığını, ya da daha doğrusu bizim bugüne dek yaşam konusundaki tutumumuzun ruhsal gereksinmelerimizi tam anlamıyla doyurmaya yetmiş olup olmadığını iyice görüp anlamaya çalışmalıyız. Yaşadığımız biçimiyle yaşam bizi doyurmuyorsa, eğer bizim her günkü yaşam biçimimiz, en iç, en derin, en kutsal anlamıyla alındığı zaman bizim özgürlüğümüzü engelliyorsa, özgürce, dolu dolu yaşamamıza olanak verecek, kana kana, doya doya yaşadığımızı bize duyuracak bir yol bulmalıyız. Zen bunu yapmayı öneriyor; yaşama yepyeni, daha derin, daha doyurucu bir görünüm kazandıracak bir bakış açısı vermeyi üstleniyor. Bu bakış açısını kazanmak kuşkusuz insanın yaşam süreci boyunca başından geçebilecek en acılı zihinsel ve doğal bir değişimi de zorluyor. Kolay bir iş değil bu. Bir ateş vaftizinden, fırtınalardan, dağların devrilip, kayaların tuzla buz olduğu yer sarsıntılarından geçmek gibi bir şey...

...

Zihin hemen hemen her zaman çeşit çeşit saçma sapan yargılarla, kararlarla, kanılarla birtakım anlamsız duygusallıklarla tıka basa doludur. Kuşkusuz bunlar bizim günlük yaşamımızda yerine göre yararlı ve gerekli olabilirler. Bunun tersini söyleyemeyiz. Ama kendimizi mutsuz, perişan duruma düşürmemizin, bağımlılık duygusu altında ezilip inlememizin başlıca nedeni zihnimizde biriktirdiğimiz bu gibi şeylerdir. Her yapmak istediğimiz harekette bunlar bizi zincirliyor, boğazımızı sıkıyor, ruhsal ufkumuza kalın bir perde çekiyorlar. Hep engellerle çevrelenmişiz gibi bir duygu içinde yaşıyoruz. Özgür olmak, doğallıkla, içtenlikle davranmak istiyoruz ama buralara gelebilmek elimizden gelmiyor. Zen ustaları da bir zamanlar bu yaşantılardan kendileri de geçtiklerinden bu durumları biliyorlar. Asıl gerçeğin ayırdında olarak, uyanmış, aydınlanmış bir kimse olarak yaşamımızı yürütebilmemiz için taşımamızda hiçbir gerek olmayan bu ezici, yıpratıcı yüklerden bizleri kurtarmak istiyorlar. Bu amaçla birkaç lakırdı ediyorlar ve davranışlarıyla da destekleyerek eğer bu lakırdılar gereği gibi anlaşılıp değerlendirilirse zihnimizde birikmiş yargıların, kararların, kanıların zorbaca baskısından bizi kurtarabileceklerini göstermek istiyorlar. Ama bunlar kolaylıkla anlaşılabilecek şeyler değil. Yargıların, kararların, kanıların zorbalığı altında yaşamaya o kadar uzun bir süreden beri alışmışız ki zihnimizi tembellikten kurtarıp devinime geçirebilmemiz çok güç. Varlığımızın öyle derinine işlemişler ki bunlar, bütün kişiliğimizi altüst edip yeni baştan yapmaktan başka seçenek yok elimizde. Bu yeni baştan yapım işlemi de kanlı gözyaşları akıtılmadan olamıyor. Ama büyük ustaların çıktıkları doruklara erişmenin başka yolu da yok. Zen'in gerçeğini kişiliğimizin olanca gücünü harcamadan ele geçiremeyiz. Zen'e götüren geçitin her bir yanı dikenli çalılarla, devedikenleriyle örtülü, bayırlarsa son derece kaygan. Bu iş öyle boş vakit doldurmak için bir eğlence değil, yaşamda en önemli, en önde gelen ciddi bir iş bu. Aylakların, boş vakit harcayanların gözlerinin kesebileceği bir iş değil. Bu öyle bir örs ki üstünde karakterimiz balyozlana balyozlana biçimleniyor. "Zen nedir?" sorusuna bir usta "Kızgın ateş üstünde kaynar yağ", diye yanıt vermiş. Kızgın yağlarla gövdemiz dağlanmadan Zen bize güler yüzünü gösterip "Hoş geldin, işte burası senin evin" demiyor.

Daisetsu Teitaro Suzuki

Zen Budizm, D. T. Suzuki'den Seçme Yazılar, sf 69-70, 56-57.
Çeviri: İlhan Güngören



~


İnsanın mizacı toprak yemeye alışırsa rengi sararır, kötüleşir. İnsan hastalanır, düşkün bir hale gelir.
Fakat kötü mizacı değişirse kötülüğü gider, yüzü çırağ gibi parlar.
Dadı, süt emer çocuğunu, türlü türlü nimetlerden gıdalandırır.
Ama çoğunu memeden kesti mi ona yüzlerce bahçelerin, bostanların yolunu açar.
Çünkü meme, o zayıf çocuk için binlerce nimetlerin, binlerce yemeklerin, binlerce ekmeklerin hicabıdır.
Hulâsa yaşamamız, sütten kesilmemize bağlıdır. Sen de yavaş yavaş kendini gıdadan kesmeye çalış, vesselâm.

...

Bu gönlü ateş üstündeki kazanda kaynayan bir su bil!

Mevlana Celaleddin Rumî
Mesnevî