Loading
beyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2011 Cuma

Uzlaştırma

BİLİM VE DİN

Din olmaksızın bilim topal, bilim olmaksızın din kördür.
ALBERT EINSTEIN

Bilim ve din, bilim ve din, bilim ve din. Eğer insanlar yeterin­ce duyarlı olsaydı, bilim ve din arasındaki ilişki aslında in­sanları çıldırtabilirdi. Çünkü bilimle din arasındaki ilişki sadece, filozoflar açısından can sıkıcı dikenler olmayı sürdüren şu kah­redici ikililerden biri olmaya mahkûmdur -zihin ve beden, bilinç ve madde, gerçek ve değer. Öte yandan, hem bilim (ya da bir tür teknik-ampirik bilgi) hem de din (ya da bir tür anlam, değer, aş­kın amaç ya da her zaman el altında olma) sıradan erkekleri ve kadınları her zaman özgürce kendine çekmiştir. Yine de, onların birbirine nasıl bağdaştırılacağına gelince, Shakespeare'in dediği gibi, "Ah, ve işte pürüz".

Bir şey kesindir: Gerçek entegral bakış ya da Her Şeyin Teorisi (H.Ş.T.), bilim ve din ilişkisini şöyle ya da böyle uzlaştırmalıdır.

Birçok kitabımda bu hassas konuyu özellikle ele aldım*. Bu kitapların, tipik bilim ve spiritüellik tartışmalarında duyulmayan görüşleri (aşağıda özetleyeceğim görüşler) geliştirdiğine inanı­yorum. Bu görüşlerin büyük ölçüde göz ardı edilmeye devam edileceğinden de kuşkulanıyorum, çünkü onlar, basit olarak Ruh konusundaki görüşleri değil, doğrudan Ruh deneyimini savunu­yor. Başka bir deyişle, doğrudan düşünceyi ve deneyimsel spiritüelliği bu tartışmaya dahil etmeye çalışıyorum, oysa bu konudaki yazarların birçoğu sadece söz konusu felsefi ya da bilimsel görüşleri tartışmak istiyorlar: Doğrudan deneyimleri değil, so­yutlamaları... Sanki bir grup bilim adamı Hawai'nin kumsalları­nı tartışıyor ve Hawai'ye gidip bakacakları yerde, bir sürü coğ­rafya kitabını alıp araştırma yapıyorlar. Araziyi değil, haritaları inceliyorlar, bu bana her zaman oldukça tuhaf gelmiştir.

Tabii ki, ikisinin de yeri var - doğrudan spirituel deneyim ve bu deneyimlerin daha doğru haritaları ve modelleri. Ve tabii ki, Her Şeyin Teorisi'nde ikisi de dönüm noktası olacak kadar önemli. Bakalım.

Şekil 4-1
Varolmanın Büyük Yuvası.
Huston Smith'in izniyle uyarlanmıştır, Forgotten Truth: The Common Vision of the World's Religions (Unutulan Gerçek: Dünya Dinlerinin Ortak Görüşü), (San Francisco: HarperSanFrancisco, 1992, s. 62)

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Nerede kalmıştık ?!

Memento filminden bir alıntı..

24 Temmuz 2011 Pazar

Bölünmüş Beyin

Serebrumun iki serebral yarımküreden oluştuğunu ve sol yarımkürenin bedenin sağ tarafını, sağ yarımkürenin ise sol tarafını kontrol ettiğini daha önce ifade etmiştik. Normal insanlarda yarımkürelerden birindeki bilgi anında diğerine aktarılır. Bu aktarım CORPUS CALLOSUM adı verilen geniş bir sinir lifleri bağlantısıyla yapılır. Bu bağ kesildiğinde, ki buna bölünmüş beyin denir, neler olduğuna bakmadan önce beynin bir bütün olarak nasıl işlediğine bakalım. 

Sol yarımküre bedenin sağ tarafını, sağ yarımküre ise bedenin sol tarafını kontrol eder. Sol yarımkürede konuşma merkezi yer alır. Gözler doğrudan ileriye sabitleştiğinde, bu sabitleşmenin solundaki görüntü hayali her iki gözden beynin sağ tarafına gider, sabitleşmenin sağındakiler ise sol tarafına gider. Böylece her iki yarımküre yazı yazan elin normal işleyişini gösteren görsel sahanın yarı görüntüsüne sahiptir. Normal bir beyinde bir yarımküreye giden uyaran diğer yarımküreye corpus callosum tarafından çok hızlı bir şekilde iletilir, dolayısıyla beynimiz tek bir birim gibi iş görür.

Roger Sperry ikiye ayrılmış beyin üzerine yaptığı araştırmasıyla 1981'de Nobel ödülünü kazanmıştır. Kurduğu test düzeneklerinde birinde Sperry, beyin-ayırma ameliyatı geçirmiş bir erkek deneğin ellerini deneğin göremeyeceği şekilde gizlemiş ve bir perde önüne oturtmuştur [-> şekil]. Deneğin bakışları perdenin ortasında yer alan bir noktaya sabitleştirilmiş ve perdenin sol tarafına saniyenin 1/10'i kadar bir süre fındık kelimesi yansıtılmıştır. Bu görsel imajın bedenin sol tarafını kontrol eden beynin sağ tarafına gittiğini unutmayın. Denek sol eli ile görüntüden gizlenen nesnelerden fındığı alabilir fakat denek deneyciye perdede gözüken kelimenin ne olduğunu söyleyemez çünkü konuşma sol yarımküreye bağlıdır ve fındığın görsel hayali bu sol tarafa aktarılmamıştır. Fakat görüntü imajının saniyenin onda biri için yansıtıldığını unutmayın, eğer daha uzun süre için yansıtılırsa bu beyin ameliyatı geçirmiş denek gözlerini oynatabilme imkanı bulacağından "fındık" kelimesi sol yarımküreye de yansıtılmış olacaktır yani bilgi her iki yarımküreye de gidecektir. İşte bu sebeple corpus callosum'un kesilmesi sonucu ortaya çıkan bu eksiklik deneğin günlük hayatındaki faaliyetlerini etkilemez.


(Resimde gösterilen deney anında sağ beyne gitmiş bilgi "fındık" değil de "anahtar"..)

Kaynak: Psikoloji, Zihin Süreçleri Bilimi. Sibel Ayşen ARKONAÇ


~

...
Yetmezmiş gibi, kendi kendimize anlattığımız hikâyelerin pek çoğu da, kafamızda gerçekten olup bitenleri ifade etmekten uzaktır. Beyin hasarlı hastalar üzerinde yapılmış meşhur araştırmalardan biri, bu durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Hastalar ağır epilepsi yüzünden tedavi görmüş ve beyin kortekslerinin sağ ve sol yarıları, nöbetlerin bir taraftan diğerine yayılmasına engel olmak için cerrahi müdahaleyle birbirlerinden ayrılmıştır. Bu da, beynin sol ve sağ yanlarının, diğer tarafın ne yaptığından tamamen habersiz olması demektir.

Bir deneyde, bilimciler hastanın beyninin konuşmayla ilgili merkezlerin yer aldığı sol tarafına bir tavuk ayağının fotoğrafını ve konuşma üretme yetisine sahip olmayan sağ tarafına da karlı bir manzara fotoğrafı gösterirler. Başka bir dizi fotoğraf arasından, daha önce gördükleriyle ilgili bir fotoğraf seçmesi istendiğinde, hasta doğru tercihte bulunup, beynin sağ yarısı tarafından kontrol edilen sol eliyle bir kürek ve beynin sol yarısı tarafından kontrol edilen sağ eliyle de bir tavuk resmi seçer. Neden bu fotoğrafları tercih ettiğini açıklaması istenildiğinde, hasta: "Oo, çok kolay" der; "tavuk ayağı ve tavuk birbirlerini tamamlar ve kümesi temizlemek için de bir kürek gerekir." Bu deney sonucunda, bilimciler beynin sol yarısının, o an tam olarak neler olduğunu kavrayamıyor olmasına rağmen, dünyada olup bitenleri anlamlandırmakla görevli bir "yorumlayıcı" barındırdığı sonucuna vardı.
...

  
Beyninize Hoş Geldiniz adlı kitaptan..

Bölünmüş Beyin Hastası 'Joe'

Split-brain patient 'Joe' being tested with stimuli presented in different visual fields
Split-brain patient 'Joe' being tested by Michael Gazzaniga who worked with Roger Sperry

Bölünmüş Beyin Deneyleri

...
Nörobilim dünyasına büyük katkılar sağlamakla birlikte, Sperry'e Nobel ödülünü kazandıran çalışmalar bunlar değildi.
Sperry ve öğrencileri eğer beynin iki yarımküresi, corpus callosum (iki yarımküreyi birbirine bağlayan büyük sinir bandı) kesilmek suretiyle birbirininden ayrılırsa, yarımküreler arasındaki bilgi iletiminin sona erdiğini ve aynı bireyde, işlevsel olarak birbirinden bağımsız iki ayrı beynin varlığının söz konusu olduğunu gösterdiler.

Bu bulgular, corpus callosumun kesilmesinin belirgin hiçbir davranışsal etki yaratmadığı yönünde olan (ve yine birtakım bulguların yanlış yorumlanması sonucu ortaya çıkan) genel inanışı çürüttü.

Olası açıklama, iki yarımkürenin her ne kadar birbirlerinden ayrılmış olsalar da, genel olarak ortak bir karar içinde olmaları ve bu sayede de açık seçik bir anlaşmazlığın ortaya çıkmaması.

Bununla birlikte Sperry ve grubu, yaptıkları dahiyane testlerle, bölünmüş beyin operasyonunu takiben davranış farklılıklarının gösterilebileceğini kanıtladılar.

Sperry araştırmalarına kedi ve maymunlarla başladı fakat daha sonra, epilepsiyi kontrol altına alabilmek için beyin yarımküreleri cerrahi müdahale ile birbirinden ayrılarak tedavi edilmiş hastalarla çalışmalarına devam etti. Her iki yarımkürede bilinçli birer zihnin varolduğunu bu hastalarla gösterdi. Konuşma ile ilgili işlevleri yürüttüğü bilinen sol beyin, dil, aritmetik ve analizi içeren her türlü etkinlikte baskındır. Sağ beyin ise "sessiz" ve sadece basit toplamaları yapabilme yetisine sahip olduğu halde, mekansal algılama - haritaların anlaşılması gibi- ya da insanların yüzlerini tanıma gibi konularda sol beyine baskındır. Söz konusu hastalar incelenene kadar, sağ yarımkürenin bilinçli olduğundan bile şüphe ediliyordu.

Sperry, sağ lob ile iletişim kurmayı sağlayan yollar tasarlayarak, sağ yarımkürenin düşünülenin aksine kendi içinde bilinçli, düşünen, algılayan, hatırlayan, sorgulayan, isteyen, hisseden bir sistem olduğunu ve hem sağ hem de sol yarımkürelerin aynı anda bilinçli olabileceğini gösterdi.

Çifte bilincin keşfini sağlayan bu bölünmüş beyin deneyleri, beyin araştırmalarında, yeni yeni alanların açılmasına ve günümüzde bu konuların biyologlar ve elbette filozoflar tarafından çalışılmasına olanak sağladı.


Roger Sperry (1913-1994)

22 Temmuz 2011 Cuma

Görme Algımızın Güvenilirliği

BBC'nin Brain Story adlı belgeselinden alınmış bir kesit, ve Türkçe altyazılı hali...
Kesit yukarıdaki videonun ikinci yarısında, altyazılı hal ise aşağıdaki adreste bulunabilir.


Çeviri: AylinER
Hazırlayan: Hakan Çakmak

“Sizi ağırlamak adına sunacağım hiçbir şeyim yok”
der yavaşça Hactar,
 “ama sunacak olsam tek sunacağım şey de ışığın aldatmacaları olur. 
Işığın aldatmacaları ile rahatlama imkânı da vardır, aslında. 
Eğer tüm sahip olduğunuz o ise...”
Hayat, Evren ve Her şey
Douglas Adams


Araştırmalar artarak göstermekte ki; beynimiz sürekli gördüğünü çarpıtıp değiştirmekte. Beynimiz hayal ederek cesurca kestirmeden gitmekte. Her seferinde elde ettiğimiz görüntüyü, yeni baştan değerlendirmeye alacağımız yere... Dışımızda neler olduğunu, geçmiş deneyimlerimizden yola çıkarak tahmin ediyoruz. 

Gözlerimizi her açtığımız an, beynimiz çok yoğun oranda ek bilgiyle dolmakta. Beyin, dışarıda ne olduğunu görmemize izin vermez, çoğunlukla uydurur durur. On yıldan  fazla zamandır nörobilimciler kendi özel dünyamızı nasıl yarattığımızı yavaş yavaş anlamaya başladılar.

 Eğer etrafınıza bakarsanız dünya oldukça yüksek çözünürlüklü,neredeyse fotografik olarak net ve tam gibi gözükmekte. Aslında bu resmin oldukça küçük bir kısmını elde ediyorsunuz. Gerçekte gördüğünüz ya da gördüğünüzü düşündüğünüz pek çok şey ile  hafızanızı dolduruyorsunuz. Kendi dünyanızda, geçmişte yaşadığınız deneyimlerinizi ve elde ettiğiniz bilgileri kullanarak... 

Görsel beynin, gözden ulaşan bilgilerden çok, hafızaya dayalı değerlendirme yaptığı anatomik çalışmalarla ortaya çıkmıştır. Geçmişte gördüğümüz herşeyin bilgisini kullanıyoruz  gerçekte dışarıda ne olduğunu hayal edebilmek için.

En dikkat çekici olay beyinde bilindik 32 adet görsel alan olduğu. Hepsi başka alana sinyal  yolluyor ve o alandan geri sinyaller alıyor ve o geri alınan sinyaller ön taraftan gelenlerle benzer ölçülerde, dolayısıyla inanılmaz derecede geriye dönüşlü bilgi akışı var. 

Bu bilgi akış yollarının keşfi, görsel beyni anlamada tamamen devrim yapmıştır. Görsel beyni artık dış dünyadan gelen bilginin içeriye doğru aktığı tek gidişli cadde gibi düşünemeyiz. Onun yerine, beynin derinliklerinden gelen ve geri beynin derinliğine dönen yoğun miktardaki depolanmış bilgi, çift yönlü bir cadde gibi gözükmekte. Dolayısıyla dünyayı algılamamız, gözümüzün önünde durandan değil görmeyi umduklarımızdan etkilenmekte. 

Bu oda normal gözükmekte ama aslında çok büyük ölçüde şekli bozulmuş. Kızlar tıpa tıp aynı ölçüde ama beyniniz onları o şekilde görmenize izin vermiyor. Odanın sağ tarafının sol tarafa göre daha büyük olduğunu söyleyemezsiniz. Sol köşeye doğru eğimli olan zeminde mobilyalar, beyninizi aldatmak için özel olarak tasarlanmıştır. Tüm bunlar, kızın odanın bir ucundan diğerine doğru yürürken ölçüsünün değiştiği illüzyonunu yaratmakta.

Beyniniz, basit anlamda, size odayı olduğu şekli ile görmenize izin vermiyor, onun yerine sizde kayıtlı olan hafızayı kullanarak kestirmeden gidiyor. Bu odanın bir görüntüsünü yaratmak diğer tüm odaları nasıl görmeyi umduğunuza bağlı.   

Bu, görsel hafızamızın, hayallerimizin gözümüzün önünde duranı algılamamızı nasıl etkilediğine şaşırtıcı bir örnek.

Dans Eden Bayan


The Right Brain vs Left Brain test... 
Do you see the dancer turning clockwise or anti-clockwise?

If clockwise, then you use more of the right side of the brain and vice versa.

Most of us would see the dancer turning anti-clockwise though you can try to focus and change the direction; see if you can do it.

Beyninize güvenebilir misiniz?



Beyniniz size pek çok yalan söyler. Bu haberi vermek zorunda kaldığımız için üzgünüz, ama bu doğru. Beyninizin temel ve zorlu görevlerle uğraştığı zamanlardı bile, siz olup bitenlerin büyük kısmından haberdar olmuyorsunuz.

Tabii ki, beyniniz özellikle size yalan söylemek için çabalıyor değil. Hayatta kalmanıza yardımcı olmak ve karmaşık bir dünyada hedeflerinize ulaşmanızı sağlamak için çok çalışıp muhteşem bir iş çıkartıyor. Acil durumlara ve benzer şekilde karşınıza çıkan fırsatlara hızlıca tepki göstermek zorunda olduğunuz için, beyniniz de genellikle ortaya çıkması belli bir süre alan mükemmel yanıtlar yerine, hızlıca değerlendirilebilecek yarım yamalak yanıtları tercih eder. Dünyanın karmaşık yapısıyla birleşince, bu durum beyninizin bazı kestirmelere sapmaya ve bir sürü varsayımda bulunmaya mecbur kalması demek. Beyninizin söylediği yalanlar -çoğunlukla- çıkarlarınıza en iyi şekilde hizmet eder, ancak tahmin edilebilir hatalar yapmanıza da yol açabilir.

Temel hedeflerimizden biri, hayatınızı idame ettirebilmeniz için beyninizin başvurduğu kestirme yollan ve gizli varsayım tiplerini keşfetmenizi sağlamak. Bu bilginin, beyninizin ne zaman güvenilir bir bilgi kaynağı olduğunu ve ne zaman da sizi yanlış yönlendiriyor olabileceğini tahmin etmenizi kolaylaştırmasını umuyoruz.

Beyninizin duyular sayesinde dünyadan bazı bilgiler edinmesiyle birlikte, sorunlar hemen ortaya çıkmaya başlar. Bir odada sessizce oturmak haricinde hiçbir şey yapmıyor olsanız da, beyninize takip edebileceğinden ya da nasıl davranacağınıza karar vermek için ihtiyaç duyduğundan çok daha fazla bilgi ulaşır. Halının üzerindeki detaylı renk şablonlarını, duvardaki fotoğrafları ya da dışarıdaki kuş seslerini fark edebilirsiniz. Beyniniz içinde bulunduğunuz ortama dair pek çok başka niteliği de hemen algılar, ancak bunlardan çoğunu çabucak unutur. Genellikle, bunlar gerçekten de önemli değildir, bu yüzden de çoğu zaman ne çok bilgiyi kaybettiğimizin farkında olmayız. Dünyadan edindiği bilgilerin pek çoğunu, önemsiz olduğu ortaya çıkar çıkmaz göz ardı eden beyin, pek çok bilgiyi atlayarak bize yalan söylemiş olur.

Avukatlar bu ilkeyi iyi bilir. Görgü tanıkları son derece güvenilmezdir ve bu durum, kısmen de olsa, gerçekte mümkün olandan daha fazla ayrıntıyı görmeleri ya da hatırlamaları yüzündendir - aslında pek çoğumuz aynı şeyi yaparız. Avukatlar bu bilgi sayesinde, tanığı doğru olmadığını ispat edebilecekleri bir şey söylemeye teşvik eder ve böylece ifadenin geri kalanı üzerinde şüphe uyanmasını sağlayabilirler.

O anki koşullara göre tercihini hız ya da doğruluk lehine kullanacak olan beyin, bazı bilgileri göz ardı etmenin yanı sıra, kestirme yollar kullanıp kullanmayacağına da karar vermek zorundadır. Olayları hayata geçirilmesi kolay, ancak her zaman doğru olmayan tahminî varsayımlarla yorumlayan beynimiz, çoğu zaman hızı ön planda tutar. Geri kalan zamanlarda ise, matematikle uğraşmak ya da bulmaca çözmek gibi işler için uygun olan yavaş, dikkatli yaklaşımları kullanacaktır. Psikolog Daniel Kahneman, bu varsayımları ve gerçek hayat davranışlarını nasıl etkilediklerini inceleyerek ekonomi alanında Nobel ödülü kazanmıştı (uzun bir zamandır birlikte çalıştıkları iş arkadaşı Amos Tversky ise, bu onuru paylaşamadan hayata veda etmişti).

Kahneman ve Tversky'nin yaptığı çalışmanın bizim için en önemli sonucu, mantıklı düşünmenin epey bir çaba gerektirdiğidir. Sözgelimi şu problemi hızlıca çözmeye çalışın: Bir beysbol sopası ve bir beysbol topunun toplam fiyatı 1 Lira 10 Kuruş. Sopanın fiyatı, topun fiyatından 1 Lira daha fazla. Topun fiyatı ne kadar? Çoğu kişi, bu soruya 10 Kuruş yanıtını verecektir, ki bu da sezgilerimize dayanan, ancak doğru olmayan bir cevap (sopanın fiyatı 1 Lira 5 Kuruş ve top da 5 Kuruş değerinde). Buna benzer zihinsel kestirme yollara başvurmak da sık rastlanılan bir durumdur: Aslına bakarsanız, mantıklarını kullanmaları konusunda özellikle uyarılmayan bireyler, buna benzer bütün durumların neredeyse tümünde yukarıdaki gibi kestirmeleri kullanma eğilimi içinde olur. Sezgilere dayanılarak verilen yanıtlar, çoğu zaman, hatta yanlış olduklarında bile, kabul edilebilecek yanıtlardır.

Günlük hayatımızda, genellikle bizden mantık problemleri çözmemiz istenmez, ancak yeterince tanımadığımız insanlar hakkında bazı yargılara varmak durumunda kalırız. Kahneman ve Tversky, bu yargıların da mantıklı olmadığını ispat etmek için farklı bir yaklaşım kullandılar. Örneğin, deneye, katılımcılara Linda hakkında bir şeyler anlatarak başlıyorlardı: "Linda otuz bir yaşında, bekâr, açık sözlü ve son derece başarılı biri. Felsefe okumuş. Öğrenci olduğu zamanlarda ayrımcılık ve sosyal adalet gibi konularla yakından ilgiliymiş ve aynı zamanda nükleer enerji karşıtı gösterilere de katılmış" Sonra da, karşılarındaki kişilerden, dikkatlice oluşturulmuş bir kişisel özellikler listesinden, Linda'yı en iyi tanımladığını düşündükleri ifadeyi seçmelerini istiyorlardı.

Çoğu kişi, a sıkkındaki "Linda, feminist hareket içerisinde aktif rol alan bir banka memurudur" ifadesinin, b sıkkındaki "Linda bir banka memurudur" ifadesinden daha muhtemel olduğunu düşünmüştü. A şıkkı, sezgiler doğrultusunda varılan bir karardı çünkü Linda'nın diğer özelliklerinden pek çoğu, örneğin sosyal adalet ve benzer konulardaki hassasiyetleri, onun feminist harekette aktif bir şekilde rol almasının olası olduğunu düşündürmüştü. Ancak bu doğru yanıt değildi, çünkü a şıkkında ifade edilen ve "feminist hareket içerisinde aktif rol alan bir banka memuru" tanımına uyan tüm kişiler, aynı zamanda b sıkkındaki "bir banka memuru" ifadesinin de kapsamına girmekteydiler. Ve tabii ki, b şıkkında tanımlanan grup, tepki gösteren ya da duyarsız olan diğer banka memurlarını da içine almaktaydı.

Böyle bir deneye tabi tutulduklarında, istatistik bölümlerinden mezun öğrenciler gibi ileri düzeyli katılımcılar bile mantıkla doğrudan çelişen sonuçlara varma hatasına düşer. Birbirleriyle alakalı niteliklerin, ortada pek bir kanıt olmadığı halde kişilere atfedilmesine neden olan bu güçlü eğilim, olası sonuçları hızlı bir şekilde tahmin etmek için kullanılan yöntemlerden biridir, ama aynı zamanda, toplumda yaygın bir şekilde rastladığımız pek çok klişe ve önyargının temel nedeni de olabilir.


Yetmezmiş gibi, kendi kendimize anlattığımız hikâyelerin pek çoğu da, kafamızda gerçekten olup bitenleri ifade etmekten uzaktır. Beyin hasarlı hastalar üzerinde yapılmış meşhur araştırmalardan biri, bu durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Hastalar ağır epilepsi yüzünden tedavi görmüş ve beyin kortekslerinin sağ ve sol yarıları, nöbetlerin bir taraftan diğerine yayılmasına engel olmak için cerrahi müdahaleyle birbirlerinden ayrılmıştır. Bu da, beynin sol ve sağ yanlarının, diğer tarafın ne yaptığından tamamen habersiz olması demektir.

Bir deneyde, bilimciler hastanın beyninin konuşmayla ilgili merkezlerin yer aldığı sol tarafına bir tavuk ayağının fotoğrafını ve konuşma üretme yetisine sahip olmayan sağ tarafına da karlı bir manzara fotoğrafı gösterirler. Başka bir dizi fotoğraf arasından, daha önce gördükleriyle ilgili bir fotoğraf seçmesi istendiğinde, hasta doğru tercihte bulunup, beynin sağ yarısı tarafından kontrol edilen sol eliyle bir kürek ve beynin sol yarısı tarafından kontrol edilen sağ eliyle de bir tavuk resmi seçer. Neden bu fotoğrafları tercih ettiğini açıklaması istenildiğinde, hasta: "Oo, çok kolay" der; "tavuk ayağı ve tavuk birbirlerini tamamlar ve kümesi temizlemek için de bir kürek gerekir." Bu deney sonucunda, bilimciler beynin sol yarısının, o an tam olarak neler olduğunu kavrayamıyor olmasına rağmen, dünyada olup bitenleri anlamlandırmakla görevli bir "yorumlayıcı" barındırdığı sonucuna vardı.

Bazı bilgilerin bir kenara atılıp kullanılmaması, zihinsel kestirmelere sapılması ve inanılabilir hikayeler uydurulması gibi problemler, psikologlar tarafından, "değişim körlüğü" olarak adlandırılıyor, örneğin, aşağıdaki iki fotoğrafa bakın. Aralarındaki fark nedir? [Görüntü konmadı]..

Burada gösterilenler gibi karmaşık resimlere bakan kişiler, imgeler hareket etmiyorsa farkların ne olduğunu görebilirler. Ancak bir görüntü hareketliyse ve bir kareden diğerine geçiş sırasında titremeler meydana gelirse, farkların görülmesi çok daha zor olur. Bu durum, görsel belleğimizin çok iyi olmamasından kaynaklanmaktadır.

Bu türden deneyler, psikologları şanslarını zorlamaya ve insanların bazı şeyleri gözden kaçırmalarını sağlamak için daha abartılı yöntemler denemeye sevk etmiştir. Bu deneyler arasında bizim en çok sevdiklerimizden birinde, araştırmacılardan biri sokakta yürüyen bir kişiye yanaşıp, ondan bir yolu tarif etmesini ister. Karşısındaki anlatmakla meşgulken, büyük bir kapı taşıyan işçiler araştırmacı ve yol tarifeden kişinin arasından geçip, ikisinin birbirlerini görmesine engel olur. Kapının engellemesi sayesinde, yol tarifi soran araştırmacının yerine başka biri geçer ve konuşmayı hiçbir şey olmamış gibi devam ettirir. İkinci kişinin birinciden son derece farklı göründüğü durumlarda bile, yol tarifini yapan kişilerin ancak yüzde ellilik bir kısmı konuştukları kişinin değiştiğini fark edecektir.

Diğer bir deneyde, deneklere üzerlerinde beyaz forma bulunan üç öğrencinin bir basketbol topunu aralarında dolaştırdıkları, bu arada da siyah formalı üç başka öğrencinin de, ikinci bir topu birbirlerine attıkları bir video seyrettirilir. İzleyicilerden, beyaz formalı takım tarafından yapılan pasları saymaları istenmiştir. Beyaz ve siyah formalı gruplar birbirlerine karışırken, üzerinde goril kostümü bulunan bir kişi sahanın bir tarafından görüntüye girer ve kameraya dönüp göğsünü yumrukladıktan sonra, diğer taraftan sahayı terk eder. İzleyicilerden yarısı bu olayı hiç fark edemeyecektir. Bu deneyler, çevremizde olup bitenlerin sadece bir kısmını algıladığımızı ortaya koymaktadır.

Geçmişe dair anılarınızın güvenilmez ve yaşadığınız ana ait algılarınızın da epeyce seçici olduğunu ortaya koyduk. Bu noktada, geleceği hayal etme yeteneğinizin de şüpheyle yaklaşmaya değer olduğunu işitmek muhtemelen sizi şaşırtmayacaktır. Daniel Gilbert'in Mutluluk Üzerine Çeşitlemeler isimli eserinde açıkladığı üzere, gelecekteki halimizi hayal etmeye çalıştığımızda, beynimiz gerçekçi olmayabilecek pek çok ayrıntı eklemeye ve önemli olabilecek pek çok detayı da atlamaya meyillidir. Sanki geleceğe dair bir filmmiş gibi kurguladığımız hayali gerçekliğimize bağlı olarak, hayatlarımızı planlarken tehlikeleri de, fırsatları da benzer şekilde gözden kaçırmaya meyilli oluruz.

Şu ana kadar okuduklarınız sonucunda, beyninizin inanılacak bir tarafı kalıp kalmadığını merak etmeye başlamış olabilirsiniz, ancak beyninizin olağandışı görünen tercihlerinin ardında milyonlarca yıllık bir evrim süreci yatar. Beyniniz, hayatta kalmak için tarih boyunca en büyük önemi taşımış ayrıntıları dikkate alarak, seçici bir şekilde işler - beklenmedik olaylara özellikle dikkat ederek. Gördüğümüz üzere, beyniniz size doğruları nadiren söyler; ama söyledikleri de çoğunlukla, her halükârda bilmeniz gerekenlerdir.






Bir fotoğrafa bakmak, satranç oynamaktan daha zordur..
Beyninizin ne yaptığını bildiğinizi düşünüyor olabilirsiniz, ancak aslında, beyin faaliyetlerinizin sadece küçük bir kısmının farkındasınız ve beyninizin siz fark etmeden başardığı işler, karşı karşıya kaldığı en zorlu görevlerden bazılarını oluşturuyor. Bilgisayar bilimciler, insan yeteneklerini taklit eden programlar yazmak için işe koyulduğunda, bilgisayarların mantık kurallarını takip etmelerini ve karmaşık matematiksel işlemler gerçekleştirmelerini sağlamanın nispeten kolay, ancak görsel bir imgede karşılarına çıkan şeyleri tanımlamalarını ya da dünya üzerinde sorunsuz bir şekilde ilerlemelerini sağlamanın son derece zor olduğunu gördüler. Günümüzün en iyi bilgisayar satranç programlan, en büyük satranç oyuncularını arada bir de olsa mağlup edebiliyor, ama görsel dünyayı anlamlandırmak söz konusu olduğunda, yürümeye yeni başlamış, paytak paytak etrafta dolanan sıradan bir çocuk bile, en üst düzey bilgisayar programlarının canına okuyabilir.

Görünüşe bakılırsa, en zor işlerden biri görsel bir sahnede yer alan nesneleri teker teker tanımlamak. Örneğin, bir yemek masasına bakarken, su bardağının diğer bir nesnenin, örneğin çiçekli bir vazonun önünde duran bir nesne olduğunu kolayca görebiliyoruz; ancak bu pek çok olası yanıt barındıran, karmaşık bir hesaplama gerektiriyor. Bu muğlaklığı sadece arada bir, ancak herhangi bir nesneyi, yanlış değerlendirmemize neden olacak kadar kısa bir süreliğine gördüğümüz zaman yaşıyoruz; sözgelimi, karanlık bir yolun ortasında duran taşın aslında komşunun kedisi olduğunu aniden fark ettiğimizde. Beyin karşılaştığı olasılıkları, nesnelerle yaşadığı geçmiş deneyimleri dikkate alarak sınıflandırıyor ve bu deneyimler, nesneleri ayrı ayrı ya da farklı kombinasyonlarla gördüğü durumları da içeriyor. Hiç birilerinin kafasından ağaç çıktığı izlenimini veren bir fotoğraf çektiğiniz oldu mu? Fotoğrafı çektiğiniz sırada herhangi bir problem sezmemiştiniz; çünkü beyniniz nesneleri gözlerinize olan mesafelerini dikkate alarak etkin bir şekilde birbirlerinden ayırmıştı. Ancak daha sonra elinize aldığınız iki boyutlu fotoğraf, mesafelerle İlgili bu bilgiyi içermiyordu ve bu yüzden de. iki nesne size birbirinin üzerine binmiş gibi görünmekteydi.

  


Aklımız başımızda mı?
'Sağ beyin" ya da "sol beyin" ifadelerini kullandığımızda, korteksin iki tarafından bahsediyor oluruz. İşlevler açısından beynin iki yarısı arasında ciddi farklılıklar bulunsa da, bu farklar genellikle yanlış anlaşılır. Çoğu insanın konuşma yeteneği, beyninin matematik ve diğer mantıksal problem çözme yöntemlerinden de sorumlu olan sol kısmı tarafından kontrol edilir. İlgi çekici bir şekilde, bu taraf yanlış hatırlanan ya da yanlış ifade edilen pek çok ayrıntının da sorumlusu konumundadır ve sonraki sayfalarda değineceğimiz "yorumlayıcı" da, beynin bu tarafında yer alır. Ancak ayrıntılı bir şekilde incelendiğinde, beynin sol tarafı yoğun bir mantık ve düzene ihtiyaç duyar görünmektedir; hatta bu ihtiyaç öylesine kuvvetlidir ki, anlam veremediği bir şeyle karşılaştığında, beynin sol tarafı genellikle makul bir açıklama uydurarak tepki verir.

Sağ taraf ise, olanları bildirirken çok daha gerçekçi ve samimidir. Mekânsal algıları ve nesnelerin dokunma yoluyla analizini kontrol eder ve görsel-motor görevlerde ön plana çıkar. "Sanatsal" ya da "duygusal" olmaktan ziyade, beynin sağ tarafının daha gerçekçi olduğunu söyleyebiliriz. Beynin sağ tarafı, aynı eski Amerikan dizisi Dragnet'teki Joe Friday karakteri gibidir ve bir şekilde konuşabilseydi, hiç şüphe yok ki, "Sadece gerçekler, efendim" diyor olacaktı.




Beynimizin ancak yüzde onluk kısmını kullanıyoruz
Rastgele seçtiğiniz bir grup insana, beyin hakkında ne bildiklerim soracak olursanız, en sık karşılaşacağınız yanıt muhtemelen beyin kapasitemizin ancak yüzde onunu kullandığımız olacaktır. Bu inanış, dünyanın dört bir yanındaki nörobilimcilerin acı içinde kıvranmalarına neden oluyor. Yüzde on efsanesi yüz yıldan uzun bir süre önce ABD'de filizlendi ve şimdilerde, Brezilya kadar uzak ülkelerde yasayan nüfusun yarısı buna inanıyor.

Oysa beyin üzerinde çalışmalar yürüten bilimciler için, bu fikir tümüyle saçma; beyin son derece etkin bir cihaz ve görünüşe bakılırsa, hemen hemen tümüne de ihtiyaç duyuluyor. Bu kadar uzun bir zaman zarfı boyunca geçerliliğini koruduğuna göre, bu hurafede işitmek istediğimiz bir şeyler olmalı. Zamana bunca süredir direnmesi, belki de verdiği iyimser mesaj yüzündendir. Eğer normalde beyinlerimizin sadece yüzde onluk kısmım kullanıyorsak, kalan yüzde doksanın ufacık bir kısmını olsun kullanabilirsek yapabileceklerimizi bir düşünsenize! Hiç şüphe yok ki bu oldukça cazip bir düşünce ve bir yandan da içinde bir tür demokrasi hissi barındırıyor. Ne de olsa, eğer herkes böylesine büyük bir beyin kapasitesine sahipse, o zaman aptal insanlarla değil, sadece beyinlerini yeterince kullanmayı öğrenmemiş bir grup potansiyel Einstein’la karşı karşıyayız demektir.

Bu iyimserlik tarzı, beyin gücünü arttırmak için türlü türlü çalışma programlan pazarlamak isteyen kişisel gelişim guruları tarafından istismar edilmiştir. 1940’lı yıllarda Dale Carnegie bu fikri kitap satışlarını arttırmak ve okuyucuları etkilemek için kullanıyordu. Bu düşünceyi modern psikolojinin kurucusu William James'e atfederek hurafenin hızla geniş kitlelere yayılmasına neden oldu. Oysa, James'in yazıları ya da konuşmalarında yüzde on rakamına rastlayan tek bir kişi bile olmadı. Aslında, James halka yaptığı konuşmalarda insanların kullandıklarından daha fazla zihinsel kaynağa sahip olduklarını gerçekten de söylemişti. Belki de girişken bir dinleyici, bir yüzde dile getirerek ederek bu düşüncenin daha da bilimsel bir havaya bürünmesine neden olmuştu.

Bu fikir, özellikle de duyu ötesi algı (ESP) ve diğer psişik fenomenlerle ilgilenen kişiler arasında popülerdir. Bu düşünceye inananlar, yüzde on efsanesini çoğu zaman bu yeteneklerin varlığını açıklamak için kullanır. Bilimin çerçevesi içinde yer almayan bir inanışın bilimsel bir gerçeğe dayandırılması yeni bir şey değil, ancak bunun "bilimsel gerçeğin' de yanlış olduğu bariz bir biçimde ortadayken yapılması, gerçekten de berbat bir durum.

Gerçekte, beyninizin tümünü her gün kullanırsınız. Beynin asla kullanılmayan büyük parçaları olsaydı, bunların zarar görmesi de fark edilebilir sorunlara yol açmazdı. Ama durum asla böyle değil! Ayrıca beyin etkinliklerinin ölçülmesine imkân tanıyan işlevsel görüntüleme yöntemleri, bize basit işlerin bile bütün beyni etkinleştirmek için yeterli olduğunu göstermiştir.
Beynimizin yüzde onunu kullanıyoruz efsanesinin başlangıcıyla ilgili bir diğer olası açıklama da, beynin belli bölgelerinin, hasar sonucu ortaya çıkan etkilerin kolayca anlaşılmasına imkân vermeyecek kadar karmaşık olmasıdır. Örneğin, beyin korteksinin frontal (ön) lobları hasarlı olan kişiler, günlük hayatın gerektirdiği sıradan hareketlerin çoğunu yapmaya devam edebilir, ancak yaşanan durumlara uygun davranış biçimlerini seçmeyi başaramazlar. Mesela, bu durumdaki bir hasta önemli bir iş toplantısının orta yerinde ayağa kalkıp, kendine öğlen yemeği ayarlamak için toplantı salonundan çıkıp gidebilir. Tabii ki, bu durumdaki hastalar dünyaya ayak uydurmakta büyük zorluk yaşar.

Günümüzden önceki nörobilimcilerin ön beyin bölgelerinin işlevlerini anlamakla ilgili bazı sorunlar yaşamalarının bir nedeni, laboratuar fareleriyle çalışmaları olabilir. Laboratuar fareleri oldukça basit bir hayat sürer. Yapmaları gereken, besinlerini ve sularını görmek, bunların yanına gitmek ve tüketmekten ibarettir. Hayatta kalabilmek için bunlar haricinde yapmaları gereken pek bir şey yoktur. Bu işlerin hiçbiri beynin ön bölgelerinin kullanımını gerektirmez. Erken dönem nörobilimcilerden bazıları da, fareleri inceledikten sonra bu bölgelerin fazla bir şey yapmıyor olabileceği düşüncesini geliştirdiler. Sonraki tarihlerde yapılan daha gelişmiş testler, bu düşüncenin doğru olmadığını kanıtlamış olsa da, bu hurafe çoktan akıllarda kendine yer edinmişti.


"Bölüm 1: Beyninize Güvenebilir misiniz?"
Beyninize Hoş Geldiniz
Sam Wang , Sandra Aamodt
NTV Yayınları, 324 sf

29 Haziran 2011 Çarşamba

Hastalıkta ve Sağlıkta Özgürlük ve Kader


Aşağıdaki yazı bu kitaptan alınmıştır.
Özgürlük ve Kader, Rollo May
Çevirmen: Ali Babaoğlu
sf 269-285
~

Hastalıkta ve Sağlıkta Özgürlük ve Kader

Zincirlerimin tamamı ve ben dost olduk,
Uzun bir sohbet vesile olduğunca,
Bizi olduğumuz gibi yapmaya: - hatta ben
Özgürlüğümü yeniden kazandım bir ahla.
George Gordon, Lord Byron, "Chillon Mahkûmu"

Ama hastalık hakkında; onun savaşa ve aşka garip benzerliği­ni, uzlaşmalarını, hilelerini, aşırı taleplerini, neşe ve marazdan üremiş bu garip ve emsalsiz alaşımı algılamadıkça hiçbir şey an­lamamıştık.
Marguerite Yourcenar, Hadrian'ın Anıları


Çoğu kimse, hastalıklarının hemen tümüyle kaderin komuta­sı altında olduğunu düşünür. Bir rahatsızlık en fazla "kötü şans" olarak, hastalık da "kaçınılmaz talih" olarak kabul edilir. Tam da kendi dilimiz bu eğilimi ifade eder. Süreç en fazlasından yerçe­kimi kadar şansa bağlı olsa da "hasta" düşeriz. Bir kazaymış gibi mikrop "kaparız." Kanserin "kurbanlarıyız." Hastalanmak yerine "hasta oluruz" ve "iyileştirilmek" için doktora gideriz. Ve bütün yapabileceğimiz, doktor bizi tedavi ederken "sabırlı" olmaktır. Bütün bu kelime ve cümleler edilgendir. Bir talihin komutası al­tında olduğumuzu ve buna karşı hiçbir şey yapamayacağımızı kabul ederiz. İyi hasta uysal ve işbirlikçi, kendisini hekimin elle­rine bırakan biri olarak kabul edilir. Bilinçli kendiliklerimiz dı­şarıda ve kaderleri gökten bile daha büyük olan güçlerce yöneti­lirken köleler gibi durmaktadır.

Hastalığa karşı eğilimler bize Büyük Engizitör'ün şu ifadesini anımsatır: "İnsan, kötü kaderli yaratığın doğuştan getirdiği öz­gürlük armağanını hemen verebileceği birini bulmaktan daha büyük bir anksiyete ile azap çekmemiştir." Bu eğilim ne yazık ki yanlış yönelişli hekimler tarafından, rollerini daha kolay oynaya­bilecekleri hayaliyle daha da öteye götürülmüştür. Psikoterapide bile bu olur. Aşağıdakiler, depresyon yakınmasıyla kliniğe gelen bir hastayla doktor arasında geçen konuşmanın kelime kelime tutanağındandır:

HASTA: Sorunlarım için ne yapayım?
DOKTOR: Derdinizin kaynağını soruşturmayın. Bunu biz doktorlara bırakın. Biz sizi krizin içinden yöneteceğiz... Patolo­jik süreç her neyse... Biz sizi tedavi edeceğiz.
  
Bu eğilimin, hastalık için olmaktan çok ona karşı işlediğini düşünüyorum. Benim inanışım Profesör Eli Ginzberg tarafından ifade edilmiştir. ''Vatandaş kendi iyiliği için sorumluluğu kabul etmedikçe sağlık sisteminde hiçbir gelişme etkili olamaz." Dr. René Dubos da aynı şekilde konuşur: "İyileşme hastanın kendi hastalığa direnç mekanizmalarının mobilize edilmesine dayanır." Dubos tekrar tekrar "vis medicatrix naturae"yi doğanın iyileş­tirici gücünü vurgulamaktadır. Yani bizim tam özgürlüğümüzü yağmalamak şöyle dursun, kader kendini doğa yoluyla, ancak onu kullanabilecek özgürlüğümüz olduğu zaman bizim tarafı­mızdan kullanılabilecek yapıcı bir güçle kendini ifade eder.


I. Batı Tıbbı ve Büyük Devrim

Bunu ortaya getiren sayısız ampirik çalışmadan birini, Journal of the American Medical Association'da yayınlanan ve günlük ba­sında "Hoş Hastalar Çabuk Ölürler" başlığıyla yer alan makaleyi buraya almak istiyorum. Bu, iki grup kadının terminal dönem­deki göğüs kanseriyle nasıl başa çıkmaya çalıştıklarını anlatan bir çalışmaydı: Sonuç, "Karşı koyan savaşçı kadınlar, güvenen, ken­di halinden memnun kadınlardan daha uzun hayatta kalmışlar­dır" olmuştu. En uzun yaşamda kalanlar bir grup olarak daha ça­buk teslim olanlara göre daha anksiyeteli, depresif, saldırgan ve kendi hastalıklarına karşı yabancı olanlardı. "Karşı koyan" ka­dınların umutsuz kurban olmak yerine savaşan bir tutum takındıkları görünüyordu. "Onlar savaşarak yeniliyorlar!" diye yazı­yordu çalışmayı yapan psikolog Dr. Derogatis. "Daha uzun ya­şamda kalan kadınlarda hastalıklarına ilişkin çatışmalarını, kor­kularını ve öfkelerini dışa yansıtan mekanizmalar vardı. Hekim­lere daha fazla ihtiyaç gösteriyor, tedaviden daha az tatmin olu­yor ve daha az uyumlu olarak değerlendiriliyorlardı. Buna karşı­lık daha çabuk ölen öbür kadınlar daha az anksiyeteliydiler, doktorlanna karşı daha pozitiftiler ve kendini değerlendirmeleri da­ha hoşnut olarak değerlendirilmişlerdi. Bence onlar hastalıkla sa­vaşma sorumluluğunu terk etmişlerdi".

Şimdi göğüs kanseri gerçekten kaderin bir darbesi olarak gö­rünür. Gene de özgürlüklerini ele alan ve hastalıkları için sorum­luluk yüklenen, böylece onunla savaşan kadınların daha iyi bir yaşama şansı var. Sorumluluk üzerinde duruşumun Est'inki {22} ile karıştırılmasını istemiyorum. "Yaşantılarınızın tek kaynağı sizsi­niz ve bu yüzden yaşadığınız her şey için tam sorumlusunuz." Est eğitiminin mesajıdır. Doğmamış bebek annesinin kötü bes­lenmesinden olan beyin kusurunun nedeni midir? Bize olan her şeyden sorumlu tutulmamız, kader anlayışımız olmadığında hangi saçmalıklara kadar gideceğimizi gösterir. Özgürlüğümüz ve bu nedenle de sorumluluk duygumuz ancak kaderimizi tanır ve ona angaje olursak var olur.

Norman Cousins'in kitabı Bir Hastalığın Anatomisi, kendisi­nin hayati bir sağlık sorunuyla karşılaşmasını parlak bir şekilde tarif etmektedir. Cousins Rusya'dayken yaşadığı nadir bir kolajen doku hastalığından tedavi edilemeyecek kadar hasta olarak kabul edilmişti. Dikkate değer bir yaşam iradesiyle kendisine şu soruyu sordu: "Eğer negatif duygular vücutta negatif kimyasal değişiklikler yapıyorlarsa, pozitif duygular da pozitif kimyasal değişiklikler yapmazlar mı? Sevgi, umut, sadakat, kahkaha, gü­ven ve yaşama istencinin terapötik değeri olması mümkün mü?" Uzmanlar kendisine mahkûm olduğunu bildirirken o, sorunu kendi ele alışını ve sağlık istencini seferber etti. İçinde yaşanamaz olan hastaneden çıkıp içinde yaşanabilir bir otele geçti ve kendi hekimine danışarak yeni bir rejime başladı. Çok büyük miktar­larda C vitamini ve aynı şekilde sağlık verici kahkaha içeren bir program uyguladı. Öyküsü, bir bireyin kendi zalim ve kötü ka­derini karşılamak için kendi sınırlı özgürlüğünü nasıl ileri sür­düğünün belgesidir. Bir arkadaşı korkunç bir şekilde yılgın olup olmadığını sorduğunda Cousins, "Özellikle başlangıçta, dokto­rumun benim vücudumu karbüratörün temizlenmesi ya da ben­zin pompasının bağlanması gibi tamir isteyen bir otomobil mo­toru şeklinde ele almasını umduğum sırada" diye yanıtlamıştı.

Yeniden sağlıklı bir insan olduğunda Cousins, hastalığının te­davi edilemez olduğunu bildiren uzmanlardan biriyle buluştu ve iyileşmesinin, "Bazı uzmanların bir insan varlığında bir yıkım haberi vermek için yeterince bilgi sahibi olmadıklarına karar ver­diğim zaman" başladığını söyledi. "Ve başkalarına ne söyledikle­rine dikkat etmelerini umduğumu, çünkü sözlerine inanılabileceğini ve bunun da sonun başlangıcı olacağını söyledim."

Birisi bireyin kendi sağlığı için sorumluluk alması gerektiğini tartışırsa dinleyicilerin eğilimi bu tartışmayı modem tıbba bir saldın gibi yorumlamaktır. Amerikan Mesleki Terapi Derneği'nin bir kongresinde yaptığım "Kişisel özgürlük ve Bakım" ko­nulu konuşmam bir gazetede "Tedavi Eden Hekimler Hastanın Özgürlüğünü, Sorumluluğunu Çalıyorlar" başlığı ile yayınlandı. Bu, eğer bir şeyse, benim konuşmamın tam tersiydi. Ben tıbba bu şekilde saldırmıyordum. Kimse modern tıbbın tıp teknolojisi ve ilaçlardaki muazzam gelişmesine hayran olmaktan kendisini ala­maz. Holistik tıbbı savunmakta olan arkadaşlarım arasında be­nim işim tıp mesleğini düşman olarak görmeye karşı uyarmaktır. Norman Cousins, "Ruhsal faktörlerin pratik olanlardan daha az hayati olmadığı bir harekette, düşmandan söz etmek iyi oturmu­yor" diyor.

Dahası, ne yazılmış bir ilacı almayı, kişi "özgürlüğünü" koru­mak istediği için almamak, ne de gerektiği zaman doktora gitme­yi reddetmek iyi bir şeydir. Çağdaş dünyadan, kendi göbeğimizdeki meselelerle meşgul olmak için bir münzevi gibi geri çekile­nleyiz. Dahası böyle ayaklanmalar çok fazla Luddite'lerin, en­düstri devriminde kendi varlıkları için bir tehdit olarak görüp de kol demirleri ve kazmalarla silahlanıp makinelere saldıran 18'inci yüzyıl işçilerinin havasını verir. Bu isyan, isyan edenlerin ken­dilerine haklılık duygusu vermenin ötesinde işe yaramaz. Her­hangi bir hastalıkta kişinin kendine karşı sorumluluğu, buluna­bilen en iyi tıbbi öneriyi almaktır.

Ama modern tıbbın gelişimi, bu gelişim, insanların tıp mes­leğine zorla yükledikleri ve tıp mesleğinin de çok kolay kabul et­tiği mistikleştirme ve otoriterliği arttırdığından bizim vurgula­mamızı daha gerekli kılmaktadır. Büyük bir metropolde yaşıyor­sam, gereksindiğimde hangi uzmana gitmem gerektiğini bulmak için kendi doktoruma telefon ederim. Sağlık mesleğinde klasik olarak merkezde yer alan "fiziksel muayene" kavramı, şimdi da­ha çok tekniğe havale etmek şekline dönüşmüştür.

Rahibin rolünü kabul etmekle, 16'ncı yüzyılda Paracelsus'dan beri halkın eğilimi hekimde yaşam ve ölüm üzerinde gücü olan Tann'yı görmektir. Ama halkın bilincinde hekimler Tanrı yapı­lınca, halkın bilinçdışı düzeyinde de şeytan yapılırlar. Son yirmi yılda hekim hatası davalanndaki hızlı artış, halkın "şeytan" yüze­ye çıkmış gibi hissettiği düş kırıklığı ve öfkeyi gösterir.

Şimdiki hekimime taşikardi sorunu için bir akupunkturcu ile çalışmakta olduğumu söyleyince, "Batı tıbbı büyük bir devrimin eşiğinde" diye işaret etti. Bunu teknikte yeni buluşlar anlamında söylemiyordu. Daha çok tıbbın felsefi ve etik temelinde devrim­sel bir değişimi, doktorların iş gördüğü kültürel içerikte bir de­ğişimi kastediyordu. Bu devrim en dramatik olarak Doğu içgörüsünün Batı'nın tıbbi tedavisine saldırmasında görülmektedir.


2. Akupunktur ve Batı Tıbbındaki Doğu Etkisi

Bu devrimin tek bir yönünü, Batı kardiyolojisi doktoru iken sonradan akupunkturcu olan Dr. Harold Bailen örneğinde aku­punkturu ele alalım. Onun akupunktura geçmesi, gittikçe artan Batı tıp modelinin en iyi ihtimalle eksik, en kötü ihtimalle doğ­rudan doğruya yanlış olduğu kanaati nedeniyle olmuştu. Düş­man, hastalığın kendisi değildir. Daha çok yanlış yaşam tarzıdır. Hastalığa yönelişli olan Batı tıbbı, hastaların doktora geliş nede­ni olan semptomu bloke edip ayırırken arkasında bin yıllık gele­neğiyle Doğu tıbbı, "Semptom bize ne anlatmaya çalışıyor?" diye sorar.

Semptom, acısıyla, ağrısıyla ve öbür rahatsızlıklanyla, bir şe­yin kusurlu olduğunu anlatan sağ beyin dilidir. Dr. Bailen sık sık hastalarına, "Bedeninizin size bu dille konuşabilmesi ne kadar harika değil mi?" diye anlatır. Büyük ölçüde dil, mantık ve akıl­cılığın çıkıp geldiği sol beynin aksine sağ beyin yarısı fanteziler­le, düşlerle, içe doğuşla ve semptomlarla iletişimini kurar. Semp­tom bir kırmızı uyarı ışığıdır. Sağ beyin diline saf rasyonel bir sol beyin bakış açısından girilemez. Dr. Bailen, "Akupunktur sağ ve sol beyinler arasında ileüşimi arttırır" diyor. Bu bilgileri, yüksel­miş bir bilinçlilik durumundaki gibi sentezler.

Akupunkturun amacı, iğneler kullanmak suretiyle vücudun enerji devrelerini vücudun kendini iyileştirmesi için uyarmaktır. Meridyen denilen bu devreler, vücudun sinirsel yollarıyla eşan­lamlı değildir. Bugünlerde en çok kabul edilen kuram, akupunk­turun vücuttaki morfine benzer bir hormonal madde olan endorfini aktive ettiğidir. Akupunkturcu olmayan Dr. René Dubos bunu çok iyi tarif ediyor:

'Akupunktur omurilik hücrelerine bir şekilde giriş sağlayarak ve böylece ağrı algılamasında afyona benzer bir etki ortaya çıka­rarak pitüiter endorfin salgılanmasını tetiklcyebilır. Diğer hor­monların durumunda olduğu gibi, zihinsel yönelişlerin endorfin salgılanmasını ve hastanın hastalığı algılamasını etkileyebildiğini farz etmek fazla ileri gitmek olmaz.'

Dubos buradan giderek, endorfinin sadece ağrı mekanizma­sını etkilemediğini, ağrıya duygusal tepkiyi de, dolayısıyla yakın­mayı da durdurduğunu söylüyor. Bir dolu dişçi tarafından ağrı karşıtı etkisi için kullanılması bundandır. Akupunktur kişinin sadece "hasta" olarak tedavi edilmemesini, bedeni ve bilincinin, yani bütün kendiliğinin, tedavinin entegre bir parçası olduğunu gerektirir. O basitçe bir hastaya yapılmayacaktır, hastanın her noktada özgürlüğünü ve sorumluluğunu gerektirir. Dr. Bailen, eğer hasla bu mesajı açık seçik alırsa bir "seçim noktası" ile kar­şı karşıya kaldığını anlatmaktadır. Bu, kendi kendine bir soru sormak biçimini alabilir: "Allahım bundan kurtulmak istiyor muyum?" Bazen hastalar, çoğunlukla artritliler, daha iyi olur, içgörü kazanır ve "değişiklik yapmaktansa ağrıyı taşımak daha iyi" karanyla tedaviyi durdururlar. Alışkanlıklarıyla o kadar katılaş­mışlar, o kadar bağımlı olmuşlar ve bakılmak gibi ikincil kazanç­ları vardır ki, seçtikleri yaşamlarını değiştirmek yerine tedaviden çıkmayı seçerler. Bu, bilinçli ve sorumlu bir seçimdir. Kişi artık "kurban" rolünde değildir.
Bu benim yargıma göre psikoterapinin amacına çok benze­mekledir. Psikoterapinin amacı, danışan kişileri konvansiyonel bağlamda "tedavi" etmek değil, ne yaptıklarının farkında olmala­rını ve kurban rolünden çıkmalarını sağlamaktır. Amacı, rahatsız olan olan kişinin, mümkün olduğu sürece kendi yaşam tarzını seçmede özgür olacağı ve kaçınılmaz oldukça yaşamdaki durumunu kabulleneceği bir aşamaya gelmesine yardımcı olmaktır.

Bu "seçim noktası"nı anlatmak için kendi deneyimimi payla­şacağım. Tedavi için Dr. Bailen'e gittiğim sorun ya da semptom dört yaşımdan beri sahip olduğum taşikardi idi. Gençken beni fazla engellememiş olsa da son yıllarda bayılmalara hatta daha tehlikeli semptomlara neden olacak hale gelmişti. Bana kalp atı­şını kontrol eden ilaçlardan biri olan Inderal verilmişti. Başladı­ğımda günde her biri 10 mg olan altı Inderal alıyordum. Bu ger­çekten kalp atışlarımı kontrol etti ama bedeli beynimi kapatmak oldu. Kendimi bir zombi gibi hissediyordum.

Aşağıdakiler akupunkturum sırasında tuttuğum notlardan­dır.

Geçtiğimiz Pazartesi, akupunktur tedavisinden sonra kendi­mi çok iyi hissettim ve keyfim Salı sabahı da mükemmel olmayı sürdürdü. Inderal'i birkaç aylık tedavi sonrasında günde bire dü­şürmüştüm. O zaman Inderal'i tümden kesmeye karar verdim. Ama öğlen, taşikardiyi tümüyle geçirebilme olasılığıyla kendimi iyi hissederken derin ve inatçı bir yalnızlık duygusu belirdi. Ofi­simde bunun ne olabileceğini anlamaya çalışarak ileri geri yürü­yordum. Yalnız olmam için hiçbir özel neden yoktu. Ama dille­rini bilmediğim bir yabancı ülkedeymişim, kaybolduğum ve kimseyle iletişim kuramadığım bir dünyadaymışım duygusunu almayı sürdürdüm. Aynı zamanda kendimi kaybettiğim, sadece yarım bir kimliğim olduğu gibi garip bir duygu da vardı.

Öğleden sonranın ortasında bu yalnızlığın, taşikardinin tam olarak iyileşebileceği ve ondan kurtulacağım fantezisinden geldi­ğini fark ettim. Evet! Kimliğimi geçmişte oluşturan önemli bir parça gidecekti. Bu imaj ile, bu kendilik mitosuyla büyümüştüm; ben bu özel rahatsızlığı, yani taşikardisi olan adamdım. Bu rahat­sızlık sanki benim dostumdu, çok fazla stres altında bulundu­ğum ve aktif dünyadan bir parça çekilmeye ihtiyaç duyduğum zaman hep bana sadık kalmıştı. Chillon mahkûmu gibi tam da zincirlerimle arkadaş olmuştum.

O gece düşümde öldüğümü gördüm. Dostlarım bir araya top­lanmışlardı ve ben bir daire etrafında onlara hoşça kal diyerek yürüyordum. Rüyamda ağlıyordum ve bu dünyaya hoşça kal de­diğimi hissediyordum.

Ertesi gece bir beyin ameliyatı olduğumu ve cerrahların kesi­lecek olan kafatasıma girebilmeleri için o taraftaki saçlarımın ke­silmiş olduğunu gördüm. Baş cerrah uzun boylu, zayıf bir adam­dı. (Dr. Bailen uzun boylu ve zayıftır.) Ameliyat salonundan dı­şarı kaçtım.

Ertesi sabah, yani Çarşamba uyanınca taşikardim bütün gü­cüyle dönmüştü, kalbim dakikada 150 atıyordu. Taşikardi bü­tün sabah bana sıkıntı vermeye devam etti.

O öğleden sonra Dr. Bailen'in ofisine gittiğimde memnun­dum, çünkü düşlerin ve davranışların çok açık, tiz bir çığlığı var­dı; bu rahatsızlığı bırakmaya henüz hazır değildim. Yalnızlık ve ilk düş, taşikardi semptomumu bırakmanın ölüme eşit olacağını ve kendimi bildiğimden beri, dört yaşından beri sahip olduğum kimliği teslim etmek olacağını söylüyordu. İkinci düş taşikardiden aynlmak bakımından daha da belirgin bir çığlıktı; "Daha de­ğil!" diye bağırıyordu. Dr. Bailen, esaslı bir değişiklik yapmadan daha bir aya ihtiyacım olduğu yorumumu gülerek onayladı.

Hastalığa tutunmak ya da kişinin hastalık karşısında özgürlük ve sorumluluğunu karşılaması tarihte ve edebiyatta çok iyi bili­nir. Jean-Jacques Rousseau insanların, "özgürlüklerini güvenceledikleri düşüncesiyle zincirlerine doğru koştuklarına" işaret eder. Bağımsızlık Bildirgesi'nde bile atalarımız bu gerçeği görmüşlerdir:

"Bütün deneyimler göstermiştir ki insanoğlu, günahları boyu aşmadıkça, alışmış olduğu biçimleri kaldırarak kendisini düzelt-mektense, yakınmaya daha yatkındır."

Thomas Mann, öykülerinden birinde kendimizin ya da diğer­lerinin hastalıklarından kendimize nasıl bir yaşam tarzı yaptığı­mızı gösterir. "Tobias Mindernickel"de aşırı bağımsız, yalnızlığı seven ve efendisine karşı da fazla dostça olmayan bir köpeği res­meder. Bir kazada köpek iki ön bacağını kırar. Adam onu kendi yanındaki bir yatağa alır ve hastalığı boyunca ona bakar. Sonun­da köpek iyileşip alıştığı gibi çevrede koşabilir hale gelince, ada­mın artık bakılacak hayvanı da, hayvanın dostluğu da, kendisi­ne bağımlılığı da yoktur. Kendi başınadır. O anki izolasyonuna dayanamaz, bir çekiç alır ve köpeğin dört bacağını da yeniden kırar.

Öyküden çıkartılacak olan ders, evliliklerin, dostlukların, çe­şitli türden bağımlılıkların temelde birinin tarafında bakılma ih­tiyacı diğerinin tarafında ise bakma ihtiyacı ile birbirine tutun­duğu dünyamızda pek çok ilişkiye uyarlanabilir. Sağlıklı yanda yaşadığımız şey, değiştiremediğimiz soğuk ve yalnız kaderlerimi­zi kucaklaştırıp birbirimizi rahatlattığımız yoldaşlıktır. Sağlıksız yanda ise, dünyada hastalıktan yakınan ve özgürlük olasılığı ye­niden açıldığında bile bağımlılıklarını terk etmekten nefret eden kimselerin koyduğu kendini sınırlamalar vardır.


3. Hastalık ve Sağlık Arasındaki Denge

Bir kültürde hastalığın ve sağlığın işlevini anlamamız gerekir. Harold Bailen'in ortaya koyduğu gibi, hastalığın kendisi en bü­yük düşman değildir. Bu gerçekte, benim tüberkülozumun bana yaptığı gibi, kişiyi yaşamının muhasebesini çıkarmaya ve çalışma ve oyun düzeninde reform yapmaya zorlayan gizli bir şükran olabilir. Buraya, Anksiyetenin Anlamı'nda {23} yazdığım iki parag­rafı almak istiyorum:

'Bir hastalığı olmak, bir çatışma durumunu çözmenin bir yo­ludur. Hastalık kişinin dünyasını, azaltılmış sorumluluklar ve iş­lerle kişinin başa çıkmak için daha iyi bir şansının olacağı şekil­de küçültmektir. Buna karşılık sağlık, organizmayı kapasitesini gerçekleştirmede özgürleştirmektir.

İnsanlar hastalığı, eski kuşakların şeytanı kullandıkları gibi, nefret edilen yaşantıları, onlar için sorumluluğu almaktan kaçın­mak için yansıtacakları bir nesne olarak kullanırlar. Ama suçlu­luk duygusundan geçici bir kurtuluşun ötesinde bu aldanış işe yaramaz. Sağlık ve hastalık, yaşam boyunca kendimizi dünyamı­za uygun ve dünyamızı da kendimize uygun hale getirmek için sürekli yaşadığımız sürecin bir bölümü ve parçasıdır.'

Ağrı, en büyük düşman değildir. Norman Cousins'in yazdığı gibi, "Amerikalılar muhtemelen yeryüzünde en fazla ağrı-bilinci olan insanlardır. Yıllarca bize basında, radyoda, televizyonda, gündelik konuşmalarda davullarla söylendi ki, en küçük bir ağ­rı, şeytanın ta kendisiymiş gibi derhal ortadan kaldırılmalıdır." Sonra da bize cüzzamın, yakalanan kimse ağrı duygusunu yitirdi­ği ve enfekte olan yerlerinin nasıl ve ne zaman bakılacağını söyleyecek bir işaret olmadığı için böyle lanetli bir hastalık olduğu­nu anlatarak devam ediyor. Bizler bu ülkede sancıyı ve acıyı dur­durmak için korkunç miktarda trankilizan kullanıyoruz.

Ağrı ve zevk arasındaki karşılıklı oyun ve birinin öbürüne bağlı oluşu Eflatun tarafından da görülmüştü:

'İnsanların zevk diye adlandırdığı bu şey ne kadar garip görü­nüyor! Ve o ne kadar kendi zıddı ile, ağrıyla garip şekilde ilinti­li! ikisi hiçbir zaman bir kimsede beraber bulunmaz ve gene de birini arar ve bulursan her zaman öbürünü de almaya mecbur­sun, sanki ikisi de bir ve aynı başa yapışmışlar gibi... Biri nere­de bulunursa, öbürü de arkasından gelir. Benim durumumda da öyle; bacaklanmda pranganın sonucu olarak ağn olduğundan beri zevkin de onu takip edeceği görünüyor.'

Ağrı yaşama duygu kalıcıdır. Ağrıdan kaçarken canlılığımızı, hakiki hissediş yetimizi, hatta aşkı yitiriyoruz. Ağrının kendi ba­şına iyi bir şey olduğunu söylemiyorum. Diyorum ki, ağrı ve ağ­rıdan kurtulma paradoksal şekilde birlikte gider. Onlar Heraklit'in yayı ve kirişidir. Ağrı olmadan biz bir zombiler milleti olu­ruz. Bazı eleştirmenler bu duruma zaten ulaştığımıza inanıyorlar.

Tıbbi teknolojinin hastalıkları birbiri ardına süpürdüğü, tü­berküloz ve çocuk felci gibi orijinal ölümcül musibetlerin son örnekler olduğu, bize gerekenin yalnızca beklemek ve tıp bütün hastalıkları alt edinceye kadar yaşamayı ummak olduğu şeklinde yaygın bir aldanış vardır. Ama bu aldanış, hastalık ve sağlığın bir insan toplumundaki işlevlerine ilişkin ciddi bir yanlış anlamaya dayanır. Dr. Robert Rynearson Journal of Clinical Psychiatry'de, "Hekimler teknolojinin bir gün hastalığı ortadan kaldıracağı fik­rine karşı direnmelidir" diye yazıyor. "İnsanlar kendilerini tehdit altında ve çaresiz hissettikleri sürece hastalığın sağladığı sığınağı arayacaklardır. Tanınmış bilim insanı ve hümanist Jacob Bronowski bizi önceden uyardı: Mutlak bilgi ve güç arzusuna karşı kendimizi tedavi etmeliyiz. Düğmelere basma düzeni ile insan hareketi arasındaki mesafeyi kapatmak zorundayız. İnsanlara dokunmalıyız."

Sadece hekimler değil sıradan insanlar da bu ilüzyona diren­melidir; insanlar tıbbi teknolojinin kendilerini kesin olarak kur­taracağını sanmakta, kendi sağlıkları için sorumluluk almamayı güçlü şekilde rasyonalize etmektedirler. Çünkü insanların ya­şamları, kaderleri böyle olduğu için sağlık ve hastalık arasında çok hassas bir dengededir ve bu denge de en önemli olan şeydir. Kuşku yoktur ki, biz ırk olarak gittikçe daha sağlıklı oluyoruz. Ama hastalık olasılıklarının da buna oranla aynı zamanda yük­seldiğini söylersem yanlış anlaşılır mıyım? Gerçekten doktorlara başvurma elli yıl öncesinden çok daha fazla. Aslında olan şey, hastalık çeşitlerinin, dışarıdan insana saldıran enfeksiyon hasta­lıklarından, anksiyete ve stresle çok yakından ilgili olan kalp krizleri, hipertansiyon ve inmeler gibi iç hastalıklarına kaymasıdır. Bu son söylediklerim günümüzün en büyük katilleridir.

Hastalık ve sağlık her birimizde birbiriyle tamamen denge içindedir ve alabildiğimiz kadar sorumluluk almak bize bu den­ge bozulduğu zaman onu yeniden oluşturma olanağı verir. O ka­dar büyük insanımızın yaşamları boyunca hastalıkla mücadele etmeleri kazara olan bir şey değildir. Tüberkülozu olan önemli yaratıcı insan sayısının büyüklüğüne dikkat ederek birkaç yıl ön­ce bir hekim, tüberküloz basilinin kana, deha oluşturan bir se­rum verdiğini savunan Tüberküloz ve Deha başlıklı bir kitap yaz­mıştı. Bu açıklama bana saçma görünüyor. Dahinin yaşam tarzı­nın, yoğun çalışma, başarılamayan şevk, beyindeki ateş gibi özelliklerle denge üzerinde fazla zorlanma yaptığı ve bu yüzden bireyin bir süre kendine doğru çekilmesi için hasta olduğu, da­ha makul bir fikirdir.

Sağlık ve hastalık arasındaki mücadele yaratıcılığın kaynağı­nın bir kısmıdır. İngiliz doktor George Pickering çeşitli veriler toplamış ve Yaratıcı Hastalık adlı, alt başlığı ise Charles Darwin, Florence Nightingale, Mary Baker Eddy, Sigmund Freud, Marcel Proust ve Elisabeth Barrett Browning'in Yaşamları ve Zihinlerindeki Hastalık olan bir kitapta bunlara yer vermişti. Bu insanların her birinin ciddi hastalıkları olduğunu ve bunu yapıcı olarak karşıladıklarını anlatıyordu. Pickering, çok ağrılı oldukları za­man onu yatağa düşüren, ve yatakta komite toplantılarına katıl­mak, hasta görmek ya da ziyaretçileri oyalamak gibi şeyleri ya­pamadığı kendi osteroartritik kalçalarından "bir müttefik" olarak söz ediyor. "Bunlar yaratıcı çalışma için ideal koşullardır, fuzuli işgallerden, yaşamın sıradan korolarından azade."

Dr. O. Carl Simonton, kendisini tedavide meditasyon kullan­ma sorumluluğunu üstlenen bir hasta şeklinde ele alarak, kanser tedavisinde öncülük etmiştir. Kanserli şahsa bir savaşın devam ettiğinin farkında olmasını ve günde iki kez onar dakika, akyu­varların kanser hücrelerini öldürüşü üzerine meditasyon yapma­yı öğretiyor. Bu insanların meditasyondaki fantezilerinin çizdiği tabloya bakarsak, farelerin ve kaplanların savaşını, akyuvarların askerler olduğu savaş resimlerini görürüz. Bir hep ya da hiç mü­cadelesi sürmektedir ve kişinin bilinci mücadelenin baş katılımcısıdır. "Hasta" olmanın eski yolları ve hastalığın sorumluluğunu doktora devretmek artık geçerli değildir.

Sağlıklı olma sanatı, Hadrian'ın kendi hastalığıyla karşılaşma­sından hareketle tanımlanmıştır;

'Daha iyiydim, ama bedenimle bir yol aramak, kendi dilekle­rimi ona empoze etmek ya da onun iradesine bırakmak amacıy­la, dünyamı düzenlemek ve genişletmek, kim olduğumu inşa et­mek ve yaşamımı süslemek adına eskisinden çok daha fazla be­ceri kullanıyordum.'


22. Ing. Erhard Seminars Training, Erhard Eğitim Seminerleri. 1971 yılında Scientologist Werner Erhard (Gerçek adı John Paul Rosenberg) tarafından oluşturulan, herkesin aslında kusursuz olduğu ve tanrısal bir kudretle kendi gerçekliğini yarattığı teorisine da­yanır. Est kelimesi ise Latince'de oimak eylemine karşılık gelir.

23. Yazarın daha önceki kitaplarından biri; henüz Türkçe'de basılmadı.