Loading

14 Ekim 2011 Cuma

Kuyumcu

"Gerçekte insanlık dışı olan şey, kendi değerimi tahminimin önemsiz olan diğerlerinin bakışına göre bir mantar gibi inip çıkmasına izin vermemdir.
Irvin D. Yalom

~

Kuyumcu

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir."

Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar. Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu" der, "benim semerlere iyi süs olur. Bir on lira veririm." 

En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilave eder. "Buna kaç lira istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm." Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: "Ne olur bunu bana satın. Dükkanımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim." Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karmakarışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?" Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık" diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir."

~


Kendi değeriniz


Bugünü Yaşama Arzusu
(Schopenhauer Tedavisi)
Irvin D. Yalom

"Sizin için savaşmaları için başkalarına güvenirseniz, kas sisteminiz dumura uğrar." 

"Gerçekte insanlık dışı olan şey, kendi değerimi tahminimin önemsiz olan diğerlerinin bakışına göre bir mantar gibi inip çıkmasına izin vermemdir." 

"Popülarite doğru ya da iyi olanı tarif etmez, tam tersine eşitlikçidir, farkları ortadan kaldırır. İnsanın değerlerini ve amaçlarını görmek için içini araştırmak daha iyidir."

13 Ekim 2011 Perşembe

Özgür İradeye İnanmaksızın da

KANITI OLMAYAN GERÇEKLER
John Brockman
kitabından bir bölüm daha
(kitabın tanıtımı için tıklayın)


Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

cevaplayan
SUSAN BLACKMORE
Susan Blackmore serbest yazar, konferansçı ve yayımcılığın yanısıra, Bristol'deki West of England Üniversitesi'nde misafir okutmanlık yapıyor. Araştırma alanları arasında mimler ve memetik teorisi, evrimci teori, bilinç ve meditasyon yer alıyor. The Meme Machine, Consciousness: An Introduction [Mim Makinesi, Bilinç: Giriş] ve Consciousness: A Very Short Introduction [Bilinç: Çok Kısa bir Giriş] de dahil, çok sayıda kitabın yazarı.


Özgür iradeye inanmaksızın mutlu ve ahlaklı yaşamak mümkündür. Samuel Johnson'un dediği gibi, "Bütün teoriler irade özgürlüğüne karşı; bütün deneyimler ise onun lehinedir." Nörobilimde ve bilinç teorilerindeki son gelişmelerle birlikte teori, irade özgürlüğüne Johnson'un zamanında olduğundan da çok karşı. Bu nedenle ben de uzun süre önce deneyimimi sistematik olarak değiştirmeye başladım. Bu duyguyu yok etmek yıllarımı alsa da, artık özgür irademle hareket ettiğime dair bir hissim kalmadı.

Ama ne oluyor? İnsanlar bana "Yalan söylüyorsun" diyorlar! Böyle bir şeyin imkansız olduğunu, o nedenle de teorimi koruyabilmek için kendimi kandırdığımı söylüyorlar. Peki onlara meydan okumak için ne yapabilir, ya da ne söyleyebilirim? Hiçbir fikrim yok; tabii bu zorlu deneyimi yaşamalarını başkalarına da önermekten başka.

Bahsi geçen duygu kaybolduğunda, kararlar biri tarafından alınmış hissi olmaksızın gerçekleşiyor, ama ortaya yeni bir soru çıkıyor: Bu kararlar ahlaki açıdan uygun olacaklar mı? işte bu noktada inanca teslim oldum (daha doğrusu bu beden, onun genleri, mimleri ve içinde yaşadığı tüm evren teslim oldu). Görünüşe bakılırsa insan, çoğu mistik ve Budist inanç sahibi gibi, eylemi yöneten bir içsel benlik yanılsamasından kurtulunca, genelde ahlaklı ya da iyi diye algıladığımız şekillerde davranıyor. Yani belki de özgür iradeden vazgeçmek sanıldığı kadar da tehlikeli değildir. Gelgelelim bunu da kanıtlayamıyorum.

Bilinç sahibi içsel bir benlikten vazgeçmeye gelince; işe bu çok daha zor. Ben denen şey hâlâ varmış gibi görünüyor. Ama kanıtlayamasam da, bence olmadığı bir gerçek.

Gerçekliğin Varlığı

KANITI OLMAYAN GERÇEKLER
John Brockman
kitabından bir bölüm
(kitabın tanıtımı için tıklayın)


Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

cevaplayan
MICHAEL SHERMER
Michael Shermer Skeptic dergisinin yayımcısı, Scientific American 'ın makale yazarı ve 
The Science of Good and Evil [İyi ile Kötünün Bilimi]'nin yazarı.


Gerçekliğin insanî ya da toplumsal yapılardan bağımsız olarak varolduğuna inanıyor, ama bunu kanıtlayamıyorum. Bir yöntem olarak bilim ve bir felsefe olarak natüralizm, bir arada, gerçekliği anlamamız için sahip olduğumuz en iyi aracı oluşturuyorlar. Bilim kümülatif olduğu, kademeli bir şekilde kendi üstüne kendini inşa ettiği için onun aracılığıyla gerçekliği çok daha iyi anlayabilmemiz mümkün. Nihai Doğruluğa ulaşıp ulaşmadığımızı hiçbir zaman bilemeyeceğimiz için, doğaya ait bilgimiz geçicilik özelliğini korumayı sürdürüyor. Bilim insanî bir faaliyet, doğa ise karmaşık ve dinamik olduğu için, hem doğayı, hem de ona dair takribî anlayışımızı en iyi tanımlayan şeyler, bulanık mantık ile fraksiyonlu olasılıklardır. 

Paranormal ya da doğaüstü diye bir şey yoktur; yalnızca normal ve doğal olan ile henüz açıklayamadığımız gizemler vardır. 

Bilimi tüm diğer insanî faaliyetlerden ayıran şey, tüm çıkarımların geçici tabiatına olan inancıdır. Bilime göre bilgi akışkan, kesinlik ise kısa sürelidir. Bilimin sınırlarının özü budur. Aynı zamanda en büyük gücü de budur. Bu kanıtlanması olanaksız nihaî önerme, fazladan üç çözümsüz türevi de üretiyor.

1. Dünya dinlerinin sunduğu türden bir Tanrı, akıllı bir tasarımcı ya da ilahî özelliği olan herhangi bir şey yok. (Gerçi bizden çok daha büyük bir akıl ve güce sahip dünya dışı bir varlık büyük olasılıkla Tanrı'dan ayırt edilemezdi.)

Dünyanın en büyük zihinlerinin ilahî bir varlığın varolup olmadığını kanıtlama veya çürütmeye dair binlerce yıllık girişiminin ardından, konuyla ilgili düşünürler arasında varılan az sayıdaki fikir birliğine bakılırsa, ortaya çıkan en mantıklı sonuç, Tanrı sorusunun asla çözülemeyeceği ve kişinin inanç, inançsızlık ya da şüpheciliğinin nihayetinde rasyonel olmayan bir temele dayalı olduğudur.

2. Evrenin nihaî gidişatı belli olsa da, bizler özgür irade sahibiyiz. 

Entelektüel düşünürler binlerce yıldır, tıpkı Tanrı sorusu gibi, gidişatı belirli bir evrende kendini özgür hissetme paradoksunu da çözüme ulaştırmakta başarısız oldular. Şu an için şöyle düşünebiliriz: Evrenin yapısı öyle karmaşık ki, etkilerin sayısı ile onların birbirleriyle etkileşiminin karmaşıklığı, insan eyleminin önceden kestirilmesini pragmatik olarak imkânsız kılıyor. Onu tam olarak kavrayabileceğimizi düşünmenin ne denli saçma olduğunu görebilmek için, evrenin etkiler ağına belli bir değer atayabiliriz. Yapılan hesaplamalara göre, evrenin uzak geleceğinde bir bilgisayarın, yaşamış olan ya da yaşamış olma ihtimali olan her insanı (yani bir insanı yaratmak için varolan tüm genetik kombinasyonları) birbirleri ve çevreleriyle aralarındaki tüm nedensel etkileşimlerle birlikte sanal bir ortamda yeniden canlandırılabilmesi için 10 üzeri 10 üzeri 123 bit (1'in yanına 10 üzeri 123 tane sıfır) belleğe sahip olması gerekiyor. Aklımızın alabileceği herhangi bir gelecekte hiçbir bilgisayarın bu düzeyde bir güce ulaşamayacağını söylemek yeterli. Aynı şekilde, hiçbir insan beyninin buna yaklaşması da mümkün değil.

Bu karmaşıklığın azameti, aslında bir etkisel sınırlılığımız olduğu halde, etki edilmemiş etkileyiciler olarak, özgürce hareket ediyormuşuz hissine kapılmamızı sağlıyor. İnsan eyleminin belirleyicisi olarak, seçimini yapacağımız hiçbir etkiler dizisi eksiksiz olamayacağı için, özgürlük hissi bu etkilere karşı habersizlikten kaynaklanıyor. Bu sınırlar dahilinde özgürmüşüz gibi davranabiliriz. Bu yaklaşımın bize kazandıracağı çok, kaybettireceği az şey var ve yaptıklarımız kişisel sorumluluğu da beraberinde getiriyor.

3. Ahlak ilahî bir emir değil, evrimci ve tarihsel güçlerin doğal bir sonucudur. 

Doğru (örneğin erdemlilik) ya da yanlış (örneğin suç) olanı yapmaya dair ahlakî duygular, insan evriminin doğal bir parçası olarak ortaya çıktılar. Doğru ya da yanlış anlayışı kültürden kültüre değişse de, doğru olanı ya da yanlış olanı yapma duygusu evrenseldir. Evrensel olgular yaygın ve güçlüdür, temelinde ise doğamız itibarı ile ahlaklı ya da ahlaksız, iyi ya da kötü, fedakâr ya da bencil, işbirlikçi ya da rekabetçi, barışçıl ya da kavgacı, erdemli ya da erdemsiz olduğumuz görüşünü barındırır. Bireyler ve gruplar, bu tür evrensel nitelikleri ifade şekilleriyle birbirlerinden ayrılsalar da, hepsi bu niteliklere sahiptir. Çoğu insan, çoğu zaman, çoğu şartlar altında iyidir; kendileri ve başkaları için doğru olanı yapar. Ama bazı insanlar, bazı zamanlarda, bazı şartlar altında kötüdür; kendileri ve başkaları için kötü olanı yaparlar.

Sonuç olarak çoğu insan için, çoğu kültürde, çoğu şartlar altında, çoğu zaman geçerli olan ahlakî prensipler geçici bir süreliğine doğrudur. Son 10.000 yıl içinde bir noktada, dinler ahlakî prensiplerin içine, devletler ise hukuk prensiplerinin içine ahlakî hükümler kodlamaya başladı. 

Özetlemek gerekirse, gerçekliğin varlığına ve bilimin onu anlamak için en iyi yöntem olduğuna; Tanrı'nın varolmadığına; evrenin gidişatının belirli olmasına rağmen bizlerin özgür olduğumuza; ahlakın insanın ve insan topluluklarının uyum sağlama ihtiyacıyla evrildiğine ve nihayetinde tüm varoluşun bilim sayesinde anlaşılabileceğine inanıyor, ama bunu kanıtlayamıyorum.

Tabii yanılıyor da olabilirim...

Kanıtı Olmayan Gerçekler


Dünyanın önde gelen düşünürleri, somut kanıtları olmamasına rağmen hangi şeylere neden inandıklarını yazdı. 

Bilimsel teoriler, kimi zaman, cüretkâr varsayımlardan, birbirleriyle bağlantısız kanıtların dağınık parçalarından ve sezgilere dayanan eğitimli atılımlardan doğar. Parlak beyinlerin kimi güçlü inançları sadece varsayıma dayalıdır ve bu varsayım, teoriyi uygulanabilir kılmak için o parlak beyinleri teşvik etmeye yeter. Ünlü bilim yazarı ve editörü John Brockman, önde gelen bilimcilere şu soruyu sordu: Kanıtlayamazsanız bile doğru olduğuna inandığınız şey nedir? 

Bu kitap, günümüzün en seçkin beyinlerinin bu soruya verdikleri en iyi cevapları bir araya getiriyor. Düşünmeye kışkırtan ve zorlayıcı bu cevaplar, daha çok bilimcilerin haşır neşir olduğu teknik-teorik alanlarda değil, sıradan insanların kafasını yoran, gündelik hayatını sarmalayan, maneviyatını belirleyen konularda da etkileyici, zihin açıcı bakış açılarını sunuyor. 

~

Yüce zihinler kimi zaman ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. Sizin, kanıtlayamasanız da, doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

Cevaplar, sadece bilimin teorik sorunlarını değil, aynı zamanda hayatımızın temel alanlarını da kuşatan geniş, renkli, akıl gıdıklayıcı bir yelpaze oluşturuyor.

Akıllarda beliren hayati soruların başlıcaları şunlar: Evren nereden geldi? Yaşam nereden geldi? Akıl nereden geldi? Dünya dışında yaşam ya da akıllı yaşam var mı? Zaman gerçekten var mı? Dil, bilinçliliğin bir gereği mi? Hamam böceklerinin bilinci var mı? Kuantum mekaniğinin ötesinde bir teori var mı? Kanıtlayamadığımız şeylere inanmak bize gerçekten de seçilimsel bir avantaj sağlıyor mu?

Ve tabii yeni yaklaşımlar kendini gösteriyor: Yeni bir doğa felsefesi doğuyor; fizik sistemlerini anlamanın yepyeni yolları, kim olduğumuza, insan olmanın anlamına dair temel varsayımlarımızın çoğunu sorgulayan fikirlere dair yeni düşünce sistemleri doğuyor.

İlginç bir nokta; bu parlak beyinlerin cevaplarında karamsarlıktan iz yok neredeyse; okurları şaşırtacak iyimser bir hava hakim. Kimi, insanın sanıldığı gibi çekirdeğine dek çürümediğine inanıyor. Kimileri ise insanlığın iyiye doğru gidebileceğine bile inanıyor. Kitabın geneline yansıyan apaçık his ise, merak duymaktan gelen katıksız haz.

Bilimciler, bu kitapta, kanıtlarla konuşma kuralının dışına çıkıyor. Ama bu, bilimi ihlal eden bir tutum da değil. Boş günlerini değerlendirmeye çalışan profesyonellerin eğlencelik fikirleri de değil. Birbirinden çok farklı alanlardan gelen katkılar, sağlam bir bilimsel sezginin ruhunu yansıtıyor; açık görüşlü, sınırlamalardan uzak, entelektüel açıdan oyunbaz, kuvvetli birtakım tahminler. Cevapların çoğu, çeşitli çalışma alanlarına dair bir tür geleceği öngörüyor.

109 parlak beyin, bütün bu problemleri, bilimin uzmanlık isteyen dilinden kaçınarak ele alıyor ve çeşitli disiplinler arasındaki bilgi alışverişini sıradan okurun anlayabileceği bir dille yürütüyor.

~  ~  ~

ÖNSÖZ
Şu Edge Konusu

1991′de üçüncü kültür diye bir kavram öne sürdüm. Söz konusu kültür, “çalışmaları ve bilgilendirici makaleleriyle yaşamlarımızın derin anlamlarını görünür hale getirip, kim ve ne olduğumuzu yeniden tanımlamaları açısından, geleneksel entelektüelin yerini almaya başlayan ampirik dünya bilimcileri ve düşünürleri”nden oluşuyordu. 1997′de artık internetin gelişmiş olması web’de üçüncü kültür için bir yuva hazırlanmasını mümkün kılmıştı. Bu yuva Edge (sınır) adlı siteydi (www.edge.org).

Edge üçüncü kültür fikrinin heyecanla kucaklandığı, yeni entelektüel topluluğun faaliyetlerinin sergilendiği bir alan. Entelektüeller bu alanda çalışmalarını, fikirlerini ortaya koyuyor, diğer üçüncü kültür düşünürlerinin çalışma ve fikirleri hakkında yorumlar yapıyorlar. Bunu yaparken de kendilerine meydan okunacağını gayet iyi biliyorlar. Sonuçta ortaya ateşli tartışmalar çıkıyor; “kıvrak düşünüş”ün bilginin uyuşturuculuğuna üstün geldiği, hayli gergin bir atmosferde süregiden, dijital çağın kritik konularına dair tartışmalar.

Edge'de Öne sürülen fikirler spekülatiftir ve evrimel biyoloji, genetik, bilgisayar bilimi, nörofizyoloji, psikoloji ve fiziğin varabildiği sınırları temsil ederler. Akıllarda beliren hayati soruların başlıcaları ise şunlar: Evren nereden geldi? Yaşam nereden geldi? Akıl nereden geldi? Ve nihayet üçüncü kültürden yepyeni bir doğa felsefesi doğuyor, fizik sistemlerini anlamanın yepyeni yolları, kim olduğumuza, insan olmanın anlamına dair temel varsayımlarımızın çoğunu sorgulayan düşünüşe dair yeni düşünce sistemleri doğuyor.

Edge’nın her yıl tekrarlanan geleneklerinden biri Dünya Soru Merkezi’dir. Geleneği 1971′de, bir kavramsal sanat projesi olarak başlatan kişi, 1997′de, Mısır’da vefat eden dostum ve çalışma arkadaşım sanatçı James Lee Byars idi. Byars ile tanışmam, 1969′da ilk kitabım By The Late John Brockman’ın [Müteveffa John Brockman'ın Kaleminden] yayınlanmasının hemen ardından, bana ulaşmasıyla birlikte oldu. İkimiz de sanat dünyasıyla haşır neşir insanlardık. Dile, soru zamirlerinin kullanımına ve “Stein”lara karşı ortak birliğimiz vardı; Einstein, Gertrude Stein, Wittgenstein ve Frankenstein. Byars, Edge fikrine ilham veren ve onun ilkesini özetleyen slogandan da sorumlu kişidir:

Bilginin sınırlarını (edge) zorlamak istiyorsanız en karmaşık, en ilginç zihinleri bulun, 
hepsini bir odaya toplayın ve kendilerine sordukları soruları, birbirlerine sordurun.

Byars’a göre toplumsal bilgide bir değerler kuramına ulaşabilmek için Widener Kütüphanesi’ne giderek, 6 milyon kitap okumak ahmaklıktan başka bir şey değildi. (Minimal dekore edilmiş odasında, bir kutunun içinde, aynı anda yalnızca dört adet kitap bulundurur, okudukça yerine yenisini koyardı.) Planı, dünyanın en parlak 100 zekâsını bir odaya kapatıp “kendilerine sordukları soruları birbirlerine sordurmak”tı. Ortaya çıkacak şey, varolan tüm düşüncenin bir sentezi olacaktı. Ne var ki, fikirden uygulamaya giden yol bin bir tuzakla doluydu. Byars en parlak 100 zekâyı belirleyerek her birini tek tek aradı ve kendilerine hangi soruları sorduklarını öğrenmek istedi. Sonuçta, soru sorulanların yetmişi, telefonu Byars’ın yüzüne kapattı.

1997′ye gelindiğinde internet ve e-posta sayesinde, Byars’ın büyük tasarımının ciddi anlamda hayata geçirilmesi için uygun ortam oluştu. Ve nihayet Edge doğdu, ilk katılımcıların arasında, Byars’ın 1971’de hazırladığı en parlak zekâlılar listesindeki iki isim olan Freeman Dyson ile Murray Gell-Mann vardı.

Edge’ın sekiz adet yıldönümü baskısının her birinde ben de soru zamirini kullandım ve katılımcılardan benim ya da yazıştığım kişilerden birinin gece yarısı aklına gelen bir soruya yanıt vermelerini rica ettim. 2005 Edge Sorusu’nu ortaya atan ise kuramcı psikolog Nicholas Humphrey idi.


Yüce zihinler kimi zurnan ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. 
(Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da. doğru olduğuna inandığınız şey nedir?


2005 Edge Sorusu tüm dikkatleri üstüne çekti (BBC 4, soruyu “inanılmaz derecede akıl gıdıklayıcı… düşünenler dünyasının kokaini” şeklinde tanımladı). Bu kitapta derlenen yanıtlar ağırlıklı olarak bilinç, bilme, gerçeğe ve kanıta dair fikirler üstünde yoğunlaşıyor. Bir genelleme yapmam gerekirse, yanıtların, içinde yüzdüğümüz katiyet fazlalığıyla baş etme yöntemimiz üzerine yorumlardan oluştuğunu söyleyebilirim. Çağımız, araştırma kültürünün hüküm sürdüğü bir çağ. Google ile diğer arama motorları bizi doğru cevaplarla dolup taşan bir geleceğe doğru götürüyor. Dahası, bu cevaplara naif bir emin olma hissi de eşlik ediyor. Gelecekte soruların yanıtını bulacağız, peki onları soracak kadar parlak zekâlı olabilecek miyiz?

Bu kitap alternatif bir yol sunuyor. Bir konudan kesinlikle emin olmak yerine, yola bir önseziyle çıkmanın ve kavrayışı bu temel üstüne kurmanın da sakıncası olmayabilir. Bilimi topluma kazandırmanın saygın destekçilerinden İngiliz evrimci biyolog Richard Dawkins, 2005 Sorusu’nun yayınlanmasının ardından bir röportajında şöyle diyordu: “Bilimin şu haliyle her bilgiye sahip olduğunu öne sürmek doğru olmaz. Bilim önsezilerle, tahminlerle, hipotezlerle; kimi zaman şiirsel, hatta estetik düşüncelerden ilham alarak yola çıkar, ardından bunları deneysel ve gözlemsel yöntemlerle kanıtlamaya çalışır. Güzelliği de budur zaten; yaratıcı bir aşamayla başlar, ardından kanıtlama, sergileme aşamalarına geçer.

Kitapta ayrıca bilimciler ve entelektüel müttefiklerinin kendi ilgi alanlarına odaklanmakla birlikte, bireysel sahalarının ötesine de baktıklarının; daha da önemlisi bilginin sınırları hakkında yepyeni anlayışlar üzerine uzun uzadıya düşündüklerinin işaretleri de var. Onlar bilim ve teknolojimizi yalnızca birşeyler bilmeye yönelik amaçlar olarak değil, kim olduğumuz ve ne bildiğimizi nasıl biliyoruz gibi daha derin sorulara yönelmek yolunda birer araç olarak da görüyorlar.

Üçüncü kültürün erkek ve kadınlarının, zamanımızın seçkin entelektüelleri olduğuna inanıyorum. Ama bunu kanıtlayamıyorum.

John Brockman

~

Yüce zihinler kimi zaman, ellerinde henüz bir kanıt ya da iddia olmadan gerçeği tahmin edebilirler. (Diderot buna “esprit de divination (ilahi mizaç)” sahibi olmak derdi.) 
Sizin, kanıtlayamasanız da doğru olduğuna inandığınız şey nedir?

Nicholas Humphrey, Psikolog

~
kaynaklar
bir   iki   üç   dört

8 Ekim 2011 Cumartesi

Delilik ve Delirmek


HİÇ DELİRMEDEN DELİ KALABİLENLERİN KİTABI
Yasemin ÇongarTaraf8 Ekim 2011
~

"Evren" diyor Muriel Rukeyser karanlığın hızına kapılmış mısralarından birinde, "hikâyelerden yapılmıştır, atomlardan değil."

1980’de altmış yedi yaşında ölen bu Amerikalı şairin en sevdiğim kitabı Speed of Darkness ’in (Karanlığın Hızı) kapağını, bir sığınağın kapısını kapatırcasına, sanki o kapıyı ileride yeniden açabileceğimden emin olmak isteyerek, bu tedirginliğime kendim de şaşırarak, usulca kapadım."Deliliğimiz de öyle" diye söylendim sonra içime doğru: "Deliliğimiz de, hikâyelerimizden yapılmış olsa gerek, atomlarımızdan değil."

Karşı kıyı ekim güneşinde hafiften kızarırken, bu işin tekinsizliğini bile bile şiirlere sığındıysam sebebi var. Deliliğin sıradanlığını okudum gece boyunca. Deli olmakla, delirmek arasındaki farkı düşündüm. Hiç delirmeden hep deli kalabilenlerin hikâyelerine gömülmüş bir halde, sabaha kadar sayfaların arasında dönüp durdum. İnsanın "Bu bir rüya" diye kendine hatırlatma ihtiyacı duyarak gördüğü, görürken her sahneyi yaşarmışçasına yorulduğu, gerçeğe haddinden fazla benzeyen o tuhaf rüyalardan biri gibiydi.

Hayaliyle konuşmadan, ağzı köpürmeden

Kitabı anlatmaya ortasından başlayacağım. Popüler filmlerden mülhem birkaç soruyla mesela:
"İster Guguk Kuşu ’nu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest), ister Aklım Karıştı ’yı (Girl, Interrupted) ya da Akıl Oyunları ’nı (A Beautiful Mind) düşünün. Niye hep bunca görünür, böyle dokunulası, bu kadar işitilebilir bir şekil veriliyor deliliğe? İnsanlar hayalî refakatçilerle konuşuyorlar, ağızları köpürüyor, dehşetengiz halusinasyonlar görüyorlar, kendi kendilerine hiç durmaksızın söyleniyorlar, onlara karşı bir komplo düzenlendiğini anlatıp duruyorlar öfkeyle. Genel olarak, ya inanılmaz derecede zeki ya da inanılmaz derecede aptalmışçasına tasvir ediliyorlar, ya birer dâhi ya da birer hayvanmışçasına, sanki bunun hiç arası yokmuş gibi. Deliliğin bazen çok sarsıcı belirtilerle ortaya çıktığından şüphe yok. Ama ya, işini ve aile hayatını sükûnetle devam ettiren bir adamın durumuna ne demeli? Bir gün işine gidiyor, yapması gereken her şeyi kusursuz yapıyor, sonra sokağa çıkıyor, silahını çekiyor ve ünlü bir şahsı vuruyor. Adamın o âna kadarki davranışlarında hiçbir anormallik yok. Hatta örnek bir vatandaş bile olabilir; sorumlu, saygın, sakin. Ama adamın bu cinayete kalkışmadan önceki günlerinde deli olmadığını söyleyebilir miyiz hakikaten?"

Cevabının olumsuz olacağını, sorunun bizatihî sorulmuş olmasından bile anlıyoruz haliyle. Sorunun ve cevabın sahibi Darian Leader, Britanya’da iki gün önce piyasaya çıkan yeni kitabında, insan aklının"sessiz delilik" adını verdiği hâlini anlamaya çalışıyor. Delilikle normalliğin, birbirine denk vaziyetlermiş gibi iç içe yaşandığı, normalliğin deliliğin üzerini örttüğü; delilerin görünür, işitilir, hatta sezilir bile olmadığı bir hâl bu. Keşfettikçe, size tanıdık geldiği ölçüde irkiliyorsunuz.

O ‘iyi doktor’dan kimse şüphelenmemişti

1946 Nottingham doğumlu bir pratisyen hekim olan Harold Frederick Shipman, 31 Ocak 2000 tarihinde Britanya’da bir mahkeme jürisinin kararıyla ömür boyu hapse mahkûm edildi. Shipman, on beş kişiyi öldürmekten suçlu bulunmuştu. Savcının iddianamesini hazırlarken "numune" olarak seçtiği cinayetlerdi bunlar. Yoksa aslında çok daha fazla insan öldürmüştü Shipman; bugün artık tek başına en az 250 cinayet işlediğini ve bu sayının gerçekte daha yüksek olabileceğini biliyoruz.

Bilmediğimiz şey ise, iyi yetişmiş bir hekim, üç çocuklu bir aile babası, sadık bir eş, çevre ve şehircilik alanlarında yerel projelere aktif katılım gösteren sorumlu bir vatandaş olan, hastaları tarafından da çok sevilen Shipman’ın, nasıl olup da aynı zamanda, Britanya tarihinin en vahşi "seri katili" olabildiği… Nasıl oldu da, 1970’lerin ortasından 1998 sonbaharında gözaltına alınıncaya dek, hemen her ay ve bazı aylarda dörde beşe varan sayıda cinayet işleyen bu adam, "normal" görüntüsünü, düzenini, ilişkilerini hiç bozmadan, büyük bir sükûnet içinde hareket edebildi? Nasıl oldu da evlerinde ziyaret ettiği, güvenlerini kazandığı, bir kısmını yıllardır tanıdığı çoğu yaşlı ve hemen hepsi kendi halindeki kadın ve erkekleri vücutlarına zehir enjekte ederek öldürdükten sonra, hiçbir şey olmamış gibi davranabildi ve çok uzun süre kimsenin şüphesini üzerine çekmedi?

Leader, çok daha "zararsız" delilerin yanı sıra Shipman gibi aşırı bir örneği de kitabına konu ederken, okuruna bütün bu soruları sordurarak yazıyor. Oysa esas soru bunların hiçbiri değil. Esas soru: "Niye?" Shipman, sorgusu ve davası sırasında bu konuda hiç konuşmadığı ve mâhkumiyetinden tam dört yıl sonra, elli sekiz yaşına basmasından ise bir gün önce, hücresinde kendini astığı için ebediyyen cevapsız kalacak bir soru bu.

Leader da bu soruya mutlak bir cevap vermiyor zaten; onun amacı daha ziyade, Shipman hakkındaki 270 bin sayfalık delilleri okuyup, bu iddianame üzerinden Shipman'a "teşhis" koyan psikologların tezlerini tartışmak. Shipman'la ilgili olarak sarfedilen dinsel temalı "İçinde saf kötülük vardı" ya da "Kendine güvensizdi, müptealydı, obsesifti" türünden sözümona tıbbî çıkarsamaları reddediyor Leader. Onun yerine, "iyi doktorun" çocukluğuna, hayatında iz bırakan hâtıralarına; annesiyle, babasıyla, meslektaşlarıyla, çocuklarıyla ilişkilerine bakarak, herhangi birimizinki kadar sancılı görünen bir hayatın içinden, deliliğin nasıl doğduğunu düşünmeye davet ediyor bizi. Shipman'ın beyninin kimyasını değil, hayatının hikâyesini anlamamızı istiyor. Deliliğin kaynağını orada buluyor çünkü. 

Darian Leader

Aklının dehlizlerinden geçmeye çalışanlar

Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de, psikiyatri meraklılarının iyi bildiği bir isim Leader. 1965 Kaliforniya doğumlu yazar, iki yaşından beri İngiltere'de yaşıyor ve Pariste gördüğü psikiyatri eğitimi sonrasında, halen hem Londra'da "Lacancı" bir pratisyen olarak psikanalistlik yapıyor hem de kurucularından olduğu Freudyen Analiz ve Araştırma Merkezi'nde ders veriyor. 

Leader, Avrupa'da asıl ününü, 1995'te yayımlandığı Introducing Lacan (Lacan'ı Tanıtmak) kitabıyla, psikanalizin Sigmund Freud'dan sonraki ikinci babası sayılabilecek Jacques Lacan'ı popüler kılarak kazanmıştı. Bizde ise daha ziyade,Why Do Women Write More Letters Than They Post? (Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler?),Promises Lovers Make When It Gets Late (İş İşten Geçtikten Sonra Verilen Sözler) ve Stealing the Mona Lisa: What Art Stops Us from Seeing (Mona Lisa Kaçırıldı: Sanatın Bizden Gizledikleri) gibi kitapalrının Türkçe tercümeleri sayesinde tanınıyor. 

Benim anlatmaya çalıştığım bu henüz pek "turfanda" kitabın ise çok daha kısa, çok daha basit bir adı var: What is Madness? (Delilik Nedir?). Zor bir konuyu zarafetli olduğu kadar ciddiyetli bir dille, içeriğini hafifletmeden deşiyor Leader; sonuçta eldeki metin, yazarın diğer kitapları kadar "kolay" okunmasa bile, kendisinin ya da bir yakınının aklının dehlizlerinden geçmeye çalışmış herkesin anlayabileceği ve üzerinde düşüneceği şeyler söylüyor. 

Görünüşe ve istatistiklere aldırmayınız

Bir kere Leader, DSM 'e düşman. DSM dediğim, psikiyatrinin "kutsal kitabı". Uzun adıyla Diagnostic & Statistical Manual of Mental Disorders (Zihinsel Bozuklukların Teşhissel ve İstatistiksel Elkitabı). Leader'a göre, görünüşle fazla meşgul olan bir kitap bu. Öyle ki, insanların bir de "içsel hayatları" olduğunu neredeyse tümden görmezden geliyor. Bu kitaba başvuran hekimler, çoğunlukla mesleklerini tersten icra ederek, yani tedaviye bakarak teşhis koyuyorlar hastalarına. Diyelim ki, bir ilaç bir soruna iyi gelmiş görünüyor. Hastasında, istatistiksel olarak o sorunla özdeşleştirilmiş semptomlar gören bir hekim de hemen aynı ilaca yöneliyor. İlaç, hastaya iyi gelmiş görünürse, teşhis de konuveriyor: "Siz manik depresifsiniz!"

Leader, bu süreçte, delilerin de düşünebildiğinin gözardı edildiği kanısında. Deliler de tıpkı aklî sağlığı yerinde olanlar gibi, yaşadıkları her tecrübeyi ve bu arada kendilerine uygulanan tedaviyi ya da kullandıkları ilaçları, kendilerine göre manalandırıyorlar. Sonuçta, elektroşok tedavisinin "suçluluk duygusu çeken ve cezalandırılması gerektiğine inanan" bir hastada çok iyi sonuç verebilmesi mümkün ama o hastayla benzer semptomlar gösterse bile, semptomlarının arka planında mesela "değersizlik hissi" olan bir başkasında aynı tedavi büyük bir yıkıma yol açabiliyor. 

Görünür semptomları ve onların istatistiksel çetelesini temel alarak, beyin kimyamızla oynamaya dönük ilaçlarla aklî bozuklukları iyileştirmeye çalışmanın "nafile" olduğu kadar "tehlikeli" bir yanı da var Leader'ın gözünde. Bu ilaçlar, en nihayetinde semptomlarımızı maskeleyip, hislerimizi uyuşturmaya yarıyorlar sadece; hastalığımızı, dengesizliğimizi ya da evet, kitabın tercih ettiği terimle "deliliğimizi" gidermekten ziyade, görünür olmaktan çıkarıp, "içimizde mahsur"kılmakla yetiniyorlar. 

İş delirme öncesindeki deliliği anlamakta

"Delilik ve normal hayat," diyor Leader, "bir tezat oluşturmaktan ziyade birbirleriyle uyumludur." Buradan yola çıkıp, aslında "delilik" diye bir şeyin olmadığına ya da "normal" kavramının saçmalığına sair terennümlere girişmiyor ama. O sadece, delilik hâlinin günümüzde "istisnadan ziyade kural" olduğunu düşünüyor ve "delilik" ile"delirmek" arasında tedavi yöntemleri açısından da "anahtar" saydığı kritik bir ayrım yapıyor.

Mesela psikotik bir kriz sonucu hastaneye kaldırılan, yani "deliren" bir insanın tedavisine giden yol, bu krize, yani"delirmesine" neyin sebep olduğundan değil, o krizin yaşanmasına kadar geçen "sakin" yıllar boyunca, kendisini nasıl dengede tutabildiğinden geçiyor Leader'a göre. Zira biraz deşildiğinde, o sakin yılların aslında delilik yılları olduğu anlaşılabiliyor; birçok deli uzun zaman gayet sükûnetli bir görüntü altında, istikrarlı bir hayat sürebiliyor. Asıl önemli olan, bunu neyin mümkün kıldığı. Psikotik hastaların hemen hepsinin kendi psikozuna ilişkin bir mantık yürütmesi olduğunu yazıyor Leader; gerçek bir tedavi ancak o özel mantığın kavranmasıyla, yani hastanın özel hikâyelerinin bilinmesiyle başlayabiliyor. 

Çoğu zaman "sessiz deliliği" mümkün kılan, yani bir hastanın soğuk sükûnetini korumasını, kriz geçirmemesini,"normal" bir hayatı sürdüremeyecek hâle gelmemesini sağlayan şey, semptomlarının ta kendisi. Yükseklikten, kapalı yerlerden ya da açık alanlardan korkan birinin fobileri, mesela, "giderilmeye muhtaç birer anomali" olmaktan ziyade, o kişiyi delirmekten alıkoyan birer mekanizma işlevi görebiliyor. Leader, bu durumda fobinin hızla tedavisinin yarardan çok zarar getirdiği kanısında. 

"Bir delinin hakikatle özdeşleştirdiği hayalleri, yaratıcı benliğin kendini korumasına dönük bir semptomdur aslında; deliliği anlayıp derinine inmak için yararlı bir metindir o hayaller." Bu sözlerle, bir deliyi delirmekten koruyan şeyin pekâlâ delice "hayalleri" olabileceğini hatırlatıyor Leader. Ona göre, hastalar bazen hayatlarından bile daha çok seviyorlar semptomlarını, aldatıldıklarına inanıp acı çekmek ya da kendi kendilerini sürekli bir hüzünle cezalandırmak hoşlarına gidebiliyor bazen. Beyindeki kimyasal maddelerin miktarıyla oynayıp durmak, delileri bir süre için zapturapt altına alıyor belki ama "normalleşmeleri" için, kendilerine yepyeni açılardan ilgi duymalarını sağlayabilmek gerekiyor. Bunun için de hikâyelerini anlatabilmeleri, birilerinin de o hikâyeleri dinleyip anlaması gerek. Leader'a "Seni, beni işiten bir adama dönüştürmeliyim" diye bağıran hastası, derdini olmasa bile dermanını gayet iyi biliyor velhâsıl.

~