Loading

24 Aralık 2014 Çarşamba

Din ve Devlet İşleri

BÖLÜM 15
AMSTERDAM - Temmuz 1656

İki gün sonra Bento ve Gabriel dükkânı açarlarken bereli bir çocuk koşarak yanlarına geldi, durup soluklandı ve “Bento, haham seninle konuşmak istiyor.” dedi. “Hemen şimdi. Sinagogda bekliyor.”

Bento şaşırmamıştı, bu çağrıyı bekliyordu. Hiç acele etmeden süpürgesini bir kenara bıraktı, kahvesinden son yudumu aldı, Gabriel’e dönüp elveda der gibi başını salladı ve sessizce çocuğu takip etti. Gabriel yüzünde son derece endişeli bir ifadeyle dışarı çıktı ve ikisinin uzaklaşmasını izledi.
~


Devetüyünden pantolonu ve ceketi, gümüş tokalı deri ayakkabılarıyla zengin bir Hollandalı kasaba sakini gibi giyinmiş olan Haham Saul Levi Mortera sinagogun ikinci katındaki çalışma odasında Baruch Spinoza’yı beklerken kalemini sinir bozucu bir şekilde masaya vuruyordu. Jilet keskinliğinde bir buruna, korkutucu gözlere, acımasız dudaklara ve bakımlı bir keçi sakala sahip olan uzun boylu, haşmetli, altmış yaşında bir adam olan Haham Mortera birçok sıfata sahipti; saygın bir âlim, üretken bir yazar, haşin bir entelektüel savaşçı, rakip hahamlarla yapılan sert savaşların galibi, Tevrat’ın kutsallığının cesur bir savunucusu - ama ‘sabırlı’ o sıfatlardan biri değildi. Bar Mitzvah eğitimi alan küçük bir çocuk olan elçisini, eski asi öğrencisini tutup getirmesi için göndereli neredeyse yarım saat olmuştu.

Saul Mortera Amsterdam’daki Yahudi cemaatine otuz yedi yıldır bir kral edasıyla başkanlık ediyordu. 1619’da şehirdeki üç küçük Sefarad sinagogundan biri olan Beth Jacob’un hahamı olarak ilk görevine atanmıştı. Cemaati 1639’da Neve Shalom ve Beth İsrail'le birleştiğinde Saul Mortera diğer adaylar arasından yeni “Talmud Torah Sinagogu”nun baş hahamı olarak seçildi. Tam bir Yahudi şeriatı kalesi olan Saul Mortera cemaatini, çoğu Hıristiyanlığa geçmeye zorlanmış ve aslında pek azı geleneksel Musevî eğitimine sahip olan Portekizli göçmenler dalgasının şüpheciliği ve laikliğine karşı on yıllardır korumuştu. Bitkin düşmüştü, yetişkinlere geleneksel adetleri aşılamak zor işti. Bütün din hocalarının nihayetinde kavradığı dersi çok iyi biliyordu, öğrencileri çok gençlerken avucunun içine almak çok önemlidir.

Usanmak bilmez bir eğitimci olarak Saul Mortera kapsamlı bir müfredat hazırlamış, birçok hoca tutmuş, yaşı ilerlemiş öğrencilere her gün bizzat İbranice, Tevrat ve Talmud dersleri vermiş ve Tevrat’ın yasalarına dair kendi yorumunu el üstünde tutabilmek için diğer hahamlarla sonsuz bir düelloya girişmişti. En acı verici mücadelelerinden birini yirmi beş yıl önce asistanı Haham Isaac Aboab de Fonseca ile tövbe etmeyen günahkâr Yahudilerin, Engizisyon tarafından ölüm tehdidiyle Hıristiyanlığa geçmeye zorlanan Yahudilerin bile öteki dünyada sonsuza dek yaşayıp yaşamayacakları sorusu üzerine verdiği mücadeleydi. Cemaatin birçok üyesi gibi Hıristiyanlığa geçip, Portekiz’de kalmış aile fertleri olan Haham Aboab Yahudilerin her zaman Yahudi olduğunu ve bütün Yahudilerin öteki dünyadaki kutlu hayata katılacağını savunuyordu. Yahudi kanının bakî kaldığını ve hiçbir şeyin, başka bir dine geçmenin bile bunu silemeyeceğini öne sürüyordu. İddiasını, paradoksal bir şekilde, Yeni Hıristiyanlar diye anılan din değiştirmiş Yahudilerin önemli sivil ve askeri konumlara gelmesini engelleyen Estatutos de Limpieza de Sangre’yi, yani kan yasalarını çıkarırken Yahudi kanının silinmezliğini kabul eden Yahudi düşmanı İspanya Kraliçesi İsabella’ya gönderme yaparak destekliyordu.

Haham Mortera’nın inatçı tutumu fiziğiyle uyum içindeydi -boyun eğmez, uzlaşmaz ve muhalifti- ve bütün Yahudi yasalarını çiğneyip, tövbe etmeyen bütün Yahudilerin öteki dünyadaki saadetten sonsuza dek mahrum bırakılacağını ve sonsuz ceza ile yüzleşeceğini öne sürüyordu. Yasa yasaydı ve Portekiz ve İspanya’da Engizisyon’un ölüm tehdidi karşısında teslim olan Yahudiler için bile istisna söz konusu olamazdı. Sünnet olmayan ya da beslenme kurallarını ihlal eden ya da Sebt’e veya daha binlerce dinî yasaya uymayan bütün Yahudiler sonsuza dek lanetlenirdi.

Mortera’nın acımasız açıklamaları, halen Portekiz ve İspanya’da yaşayan, din değiştirmiş akrabaları bulunan Amsterdam Yahudilerini kızdırmıştı ama Mortera geri adım atmıyordu. Takip eden tartışma o kadar sert ve arabozucuydu ki sinagogun kıdemli mensupları Venedik Hahamlığı’na başvurup, duruma müdahale etmelerini ve yasanın kesin bir yorumunu sunmalarını istediler. Venedikli hahamlar bu isteği gönülsüzce kabul edip, tartışmanın iki tarafından delegelerin hararetle sundukları savları dinlediler. İki saat boyunca verecekleri karar üzerine düşündüler. Mideleri kazınmıştı. Akşam yemeği gecikmişti ve en sonunda oybirliğiyle bir karar vermemeye karar verdiler, bu dikenli uzlaşmazlıkta taraf olmak istemiyorlardı ve sorunun Amsterdam cemaati tarafından çözülmesi gerektiğini bildirdiler.

Ama Amsterdam cemaati bir çözüme ulaşamıyordu ve dönüşü olmayan bir hizipleşmeyi önlemek için, Venedik’e ikinci bir acil delege gönderip, dışarıdan müdahale taleplerini daha güçlü bir şekilde tekrarladılar. Nihayetinde Venedik Hahamlığı bir karara vardı ve Venedik Yeşiva'sında eğitim görmüş olan Saul Mortera’nın görüşünü destekledi. Hahamlığın kararını taşıyan delege hemen Amsterdam’a döndü ve dört hafta sonra, haham olarak Brezilya’daki ücra deniz şehri Recife’ye atanan Haham Aboab ve ailesinin eşyaları gemiye yüklenirken birçok cemaat üyesi limanda toplanıp Haham Aboab’ı üzgün üzgün uğurladı. O andan itibaren Amsterdam’daki hiçbir haham Haham Mortera’ya meydan okumadı.

Bugün ise Saul Mortera kişisel olarak çok daha acı verici olan bir krizle karşı karşıyaydı. Sinagog parnassim’i bir önceki akşam toplanmış, “Spinoza Problemi” konusunda bir karara varmış ve hahamdan Baruch’u aforoz edildiğinden haberdar etmesini istemişti, aforoz iki gün sonra Talmud Torah kilisesinde gerçekleşecekti. Baruch’un babası Michael Spinoza kırk yıl boyunca Saul Mortera’nın en yakın dostu ve destekçisi olmuştu. Michael’ın ismi Beth Jacob’un satın alınışı için düzenlenen vekâletnamede geçiyordu ve yıllarca hahamın maaşını ve diğer sinagog giderlerini karşılayan sinagog fonuna cömert katkılarda bulunmuştu. Bu zaman zarfında Michael Haham Mortera’nın evinde toplanan yetişkin çalışma grubu Yasanın Tacı toplantılarını neredeyse hiç kaçırmamıştı ve bazen Baruch’u da yanında getirerek, diğer kırk kişiyle birlikte Mortera’nın masasında defalarca akşam yemeği yemişti. Dahası Michael ve Michael’ın ağabeyi Abraham parnas, yani sinagog yönetiminde nihaî sözü söyleyen yönetim kurulu üyeleri olarak görev almışlardı.

Ama şimdi haham kara kara düşünüyordu. Bugün, birkaç dakika içinde... Baruch nerede kalmıştı? Sevgili arkadaşının oğluna onu bekleyen felaketi söylemek zorundaydı. Saul Mortera, Baruch sünnet olurken duasını okumuş, kusursuz Bar Mitzvah performansına danışmanlık yapmış ve yıllar boyunca gelişmesini takip etmişti. Bu çocuk ne kadar da dâhiyane yeteneklere sahipti, başka hiç kimseye benzemiyordu! Bir sünger gibi bilgileri emerdi. Bütün dersler ona çok basit geliyordu çünkü bütün bilgileri sünger gibi emiyordu ve bütün hocalar, sınıfın geri kalanı normal ödevlerle boğuşurken, ona daha ileri düzey metinler veriyorlardı. Bazen Haham Mortera diğer çocukların kıskançlığının Baruch'a karşı bir düşmanlığa yol açacağından endişe ediyordu. Neyse ki böyle bir şey hiç yaşanmadı; yetenekleri o kadar barizdi, o kadar üstündü ki, zorlu bir çeviri ya da tefsire dair fikir almak için hocalardan ziyade sık sık ona başvuran öğrenciler ona çok saygı duyuyor ve onunla arkadaş oluyorlardı. Haham Mortera da Baruch’a huşuyla baktığını ve ünlü bir misafirin keyfini sürmek için defalarca Michael’dan Baruch’u yemeğe getirmesini istediğini hatırlıyordu. Ama şimdi -Saul Mortera derin bir iç çekti- Baruch’un dört yaşından on dört yaşına kadar süren altın çağı çoktan sona ermişti. Çocuk değişmiş, yanlış bir yola sapmıştı, şimdi bütün bir cemaat dâhi çocuğun, kendi cemaatini yiyecek bir canavara dönüşmesi tehlikesiyle yüz yüzeydi.

***

Merdivenlerde ayak sesleri duyuldu. Baruch yaklaşıyordu. Haham Mortera yerinden kalkmadı ve Baruch kapıda belirdiğinde dönüp onu selamlamak yerine alçak, rahatsız bir sandalyeye işaret etti ve sen bir sesle, “Otur şuraya!” dedi. “Sana feci haberlerim var, hayatını sonsuza dek değiştirecek haberler.” Biraz aksak ama yine anlaşılabilir bir Portekizceyle konuşuyordu. Haham Mortera Sefarad değil, Aşkenazi kökenli olmasına ve İtalya’da doğup eğitim görmüş olmasına rağmen bir Marrano ile evlenmiş ve temelde Portekiz kökenli olan bir cemaate yüzlerce vaaz verecek kadar Portekizce öğrenmişti.

Baruch sakin bir tonla cevap verdi: “Eminim olay şudur, parnassim beni aforoz etmeye karar vermiştir ve sizden halka açık bir sinagog töreninde cherem’i çok yakında uygulamanızı istemiştir, öyle değil mi?”

“Görüyorum ki her zamanki gibi küstahsın. Buna artık alışmış olmam lazımdı ama akıllı bir çocuğun ahmak bir yetişkine dönüşmesi beni hâlâ şaşırtıyor. Tahminin doğru Baruch, benden istedikleri şey tam da bu. Yarın cherem'in gerçekleşecek ve bu cemaatten sonsuza dek aforoz edileceksin. Ama ‘olay şudur' lafını böyle lakaytça kullanmana itirazım var. Cherem’in senin başına gelen bir olay olduğu hissine kapılma. Kendi cherem’ine kendi eylemlerinle sen sebep oldun.”

Baruch cevap vermek için ağzını açtı ama haham hızla devam etti. “Fakat her şeyi kaybetmiş değilsin. Ben sadık bir insanım ve babanla olan uzun soluklu dostluğum seni korumam ve sana rehberlik etmem için her şeyi yapmamı zorunlu kılıyor. Şu anda senden istediğim oturup, dinlemen. Beş yaşından beri sana eğitim verdim ve ek bir eğitim için çok yaşlı değilsin. Sana özel bir tarih dersi vermek istiyorum.”

“Şimdi” diye söze başladı Saul Mortera, en hahamsı sesiyle: “Antik İspanya’ya geri dönelim, atalarının topraklarına. Yahudilerin İspanya'ya yaklaşık bin yıl önce geldiğini ve Yahudilere başka yerlerde düşmanca davranılsa da burada Mağribiler ve Hıristiyanlarla yüzlerce yıl barış içinde yaşadıklarını biliyorsun değil mi?”

Baruch bir yandan gözlerini devirirken, bezgin bir halde başıyla onayladı.

Haham Mortera bu hareketi farketti ama aldırış etmedi. “13 ve 14. yüzyıllarda üst üste birçok ülkeden kovulduk, ilk önce -Yahudi olmayan çocukların kanından matzo yaptığımız yönündeki berbat karalamanın çıkış yeri olan- İngiltere’den, sonra Fransa’dan, sonra Almanya, İtalya ve Sicilya şehirlerinden, yani aslında bütün Batı Avrupa’dan, La Convivencia’nın süregittiği ve bütün Yahudi, Hıristiyan ve Mağribîlerin dostluk içinde kaynaştığı İspanya hariç. Ama İspanya'nın Hıristiyanlar tarafından yavaş yavaş yeniden fethedilmesi ve Mağribîlerin elinden alınması bu altın çağın kararmasının ilk alametiydi. La Convivencia’nın 1391’de sona erdiğini biliyorsun değil mi?”

“İhraçları ve 1391’de Castile ve Aragon’da yapılan pogromları biliyorum. Her şeyi biliyorum. Ve siz de bildiğimi biliyorsunuz. Bana bugün bunları neden anlatıyorsunuz?”

“Bildiğini sandığını biliyorum. Ama bilmek var, bir de gerçek anlamda, kalben bilmek var, sen henüz o aşamaya ulaşmadın. Şu an senden tek istediğim dinlemen. Başka bir şey değil. Her şey zamanla açıklık kazanacak.”

“1391’i farklı kılan şey” diye devam etti haham: “Pogrom’dan sonra Yahudilerin tarihte ilk kez Hıristiyanlığa geçmeye başlamalarıdır ve yığınlar halinde, binlerce, on binlerce kişi Hıristiyanlığa geçmiştir. İspanyol Yahudileri pes etti. Zayıftılar. Tanrı’nın kelamı olan Tevrat’ımızın ve üç bin yıllık mirasımızın çekecekleri rahatsızlığa değmeyeceğine kadar verdiler. Yahudilerin böyle topluca din değiştirmeleri dünyayı sarsacak önemdeydi; Yahudiler tarihte inançlarından hiç vazgeçmemişlerdi. Bunu Yahudilerin 1096’da verdikleri tepkiyle bir kıyaslasana Baruch. Bu tarihi biliyor musun? Neyden söz ettiğimi biliyor musun Baruch?”

“Haçlı seferleri esnasında yapılan pogromlarda katledilen Yahudilerden söz ediyorsunuz, 1096’da Mainz’de yapılan pogromdan.”

“Mainz ve Ren nehrinin batısındaki her yerde. Evet, katledildiler, peki katliamcıları kimin yönlendirdiğini biliyor musun? Rahipler! Yahudiler’in katledildiği her olayda, çetenin merkezinde din adamları vardır. Evet Mainz’deki o yüce Yahudiler, o muhteşem şehitler din değiştirmektense ölmeyi tercih ettiler, birçoğu katillere boyunlarını kendileri uzattılar ve diğer birçoğu da ailelerinin gâvurların kılıçlarıyla kirletilmesine izin vermektense kendi ailelerini öldürdüler. Din değiştirmektense ölmeyi tercih ettiler.

Bento ona inanmaz gözlerle baktıVe sen bunu alkışlıyorsun öyle mi? Kendi varlığına son vermeyi ve bu arada da kendi çocuğunu öldürmeyi takdire şayan buluyorsun...”

“Baruch, eğer hiçbir davayı kendi önemsiz hayatını feda etmeye değer bulmuyorsan öğrenecek daha çok şeyin var demektir ama artık seni böyle konularda eğitmek için çok geç. Bugün küstahlığını sergilemek için burada değilsin. Daha sonra bunun için yeterince zamanın olacak. Sen farkında ol ya da olma, hayatının en önemli yol ayrımındasın ve ben sana yolunu seçmende yardımcı olmaya çalışıyorum. Bütün bir Yahudi uygarlığımızın şu anda ne kadar tehlike altında olduğuna dair anlatacaklarımı dikkatle ve sessizce dinlemeni istiyorum.”


Bento başını dik tutuyordu, rahat rahat nefes alıp veriyordu ve hahamın bir zamanlar onu ölesiye korkutan haşin sesinin bugün onu ne kadar az korkuttuğunun farkındaydı.

Haham Mortera derin bir nefes aldı ve devam etti. “On beşinci yüzyılda İspanya’da on binlerce kişi din değiştirmeye devam etti, buna senin ailen de dâhildi. Ama Katolik kilisesinin kan iştahı dinmemişti. Din değiştirmiş Yahudilerin yeterince Hıristiyan olmadığını ve bazılarının hâlâ Yahudi duygular barındırdığını iddia edip, Yahudiliğe ait her şeyi çekip almak için sorgucular gönderdiler. “Cuma ya da Cumartesi günü ne yaptın?” diye soruyorlardı. “Mum yakıyor musun?” “Çarşafları hangi gün değiştiriyorsun?” “Çorbayı nasıl yapıyorsun?” ve eğer sorgucular Yahudi âdetleri, gelenekleri ya da Yahudi yemeklerine dair en ufak bir iz bulurlarsa, kibar rahipler o kişileri kazığa bağlayıp diri diri yakıyordu. Din değiştiren Yahudilerin “Konverso” temizliği konusunda bu bile ikna etmemişti onları. Yahudiliğe dair her iz sökülüp atılmalıydı. Din değiştirenlerin gözlerinin ibadetlerini yerine getiren bir Yahudi’ye temas etmesini istemiyorlar çünkü eski günlerin yeniden canlanabileceğinden korkuyorlardı. Bu nedenle 1492’de bütün Yahudileri İspanya’dan kovdular. Senin ataların da dâhil birçok Yahudi Portekiz'e gitti ama orada da ancak kısa bir süre soluklanabildiler. Beş yıl sonra Portekiz kralı Yahudilerin din değiştirmek ve ülkeden kovulmak arasında bir seçim yapmasını istedi. Ve bir kez daha on binlerce kişi din değiştirmeyi tercih etti ve inancımızı kaybetti. Bu Museviliğin tarihte dibe vurduğu noktaydı. O kadar dibe vurmuştu ki ben de dâhil birçok kişi Mesih’in gelişinin yakın olduğunu düşünmüştü. Sana Isaac Abrabanel’in tam da bu iddiayı ortaya koyan Mesih üçlemesini ödünç verdiğimi hatırlıyor musun?”

“Abrabanel’in bu mitsel olayın yaşanması için Yahudilerin neden dibe vurması gerektiğine dair hiçbir mantıklı açıklama yapmadığını hatırlıyorum. Kadir-i mutlak bir Tanrı’nın kendi seçilmiş halkını koruyamaması ve onların bu noktaya gelmesine göz yummasına dair herhangi bir açıklama ya da....

“Hişşşt. Bugün sadece dinle, Baruch.” diye haykırdı haham. “Bir kere olsun, belki de son kez sana söylediğim şeyi yap. Sana bir soru sorduğumda sadece evet ya da hayır diye cevap ver. Birkaç şey daha söyleyeceğim sadece. Yahudi tarihinin en dip noktasından söz ediyordum. Geç on beşinci yüzyıl ya da on altıncı yüzyıl Yahudileri nereye sığınabilirlerdi ki? Dünyanın neresinde güvenli bir cennet vardı ki? Bazıları Doğu’ya Osmanlı İmparatorluğu’na ya da Livorno, İtalya’ya gitti ki buralarda hoş görülmelerinin sebebi sahip oldukları değerli uluslararası ticaret ağıydı. Ve sonra, Hollanda’nın kuzey bölgeleri 1579’da Katolik İspanya’dan bağımsızlıklarını ilan ettiğinde bazı Yahudiler buraya, Amsterdam’a geldiler.

Hollandalılar bizi nasıl karşıladı peki? Dünyada hiçbir halkın karşılamadığı gibi. Dine karşı hoşgörüleri tamdı. Hiç kimse dinî inançları sorgulamadı. Kalvinisttiler ama herkese istedikleri gibi ibadet etme hakkı tanıyorlardı, Katolikler hariç. Katoliklere karşı çok fazla hoşgörü yoktu. Ama bizim konumuz bu değil. Burada rahatsız edilmememiz bir yana, el üstünde tutuluyorduk çünkü Hollanda önemli bir ticaret merkezi olmak istiyordu ve Marrano tüccarlarının bu ticaret ağının kurulmasına yardımcı olabileceğini biliyorlardı. Çok geçmeden Portekiz'den çok sayıda göçmen geldi ve yüzyıllardır hiçbir yerde göremedikleri bir hoşgörüyle karşılandılar. Ve sonra diğer Yahudiler de geldi, Almanya ve Doğu Avrupa’dan Yahudilere karşı uygulanan delice vahşetten kaçan fakir Aşkenazi Yahudileri akın etti. Elbette bu Aşkenazi Yahudileri Sefarad Yahudilerin kültüründen yoksunlardı, herhangi bir eğitim ya da beceriye sahip değillerdi ve çoğu seyyar satıcı, eskici ve esnaf oldular ama yine de biz onlara kucak açtık ve yardımlarımızı esirgemedik. Babanın sinagogumuzdaki Aşkenazi bağış kutusuna düzenli olarak cömertçe katkıda bulunduğunu biliyor muydun?”

Baruch sessizliğini bozmadan başıyla onayladı.

“Ve birkaç yıl sonra” diye devam etti Haham Mortera: “Amsterdamlı yetkililer büyük Jüri Üyesi Grotius’a danışarak Amsterdam’da yaşama hakkımızı resmen tanıdılar, ilk başta çok ürkektik ve eskiden olduğu gibi göze batmamaya çalışıyorduk. Bu nedenle dört sinagogumuzu dışarıdan işaretlemedik ve ibadetlerimizi ev görünümlü binalarda yerine getirdik. İnancımızı gerçekten açıkça yaşayabilmemiz ve devletin hak ve mülkümüzü koruyacağından emin olmamız için aradan rahatsız edilmeden yaşadığımız birçok yıl geçmesi gerekti. Biz Amsterdam’daki Yahudiler bütün dünyada Yahudilerin özgür olabildiği tek yerde yaşamak gibi olağanüstü bir şansa sahibiz. Bunu anlıyor musun, bunun kıymetini biliyor musun, bütün dünyadaki tek yer burası.”

Baruch tahta sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı ve formalite icabı başıyla onayladı.

“Sabır, sabır, Baruch. Birazcık daha dinle, şimdi senin için acil bir öneme sahip konulara doğru yaklaşıyorum. Bu kayda değer özgürlüğümüz karşısında Amsterdam şehir konseyinin açıkça belirttiği bazı yükümlülüklerimiz var. Bu yükümlülüklerin neler olduğunu biliyorsun değil mi?”

“Hıristiyan inancına hakaret etmemeli ve Hıristiyanlarla evlenmeye ya da onları dinlerinden döndürmeye çalışmamalıyız.” diye cevapladı Baruch.

“Daha fazlası var. Dâhiyane hafızana rağmen diğer yükümlülükleri hatırlamıyorsun. Neden? Belki de işine gelmediğindendir. Sana hatırlayım bunları. Grotius ayrıca on dört yaşından büyük bütün Yahudilerin Tanrı’ya, Musa’ya, Peygamberlere, öteki dünyaya inançlarını ifade etmeleri ve eğer özgürlüğümüzü kaybetmek istemiyorsak, dini ve sivil yetkililerimizin, cemaat üyelerimizin Hıristiyan dinsel dogmanın herhangi bir yönüne meydan okuyacak ya da bunun altını oyacak hiçbir şey yapmayacağını ve söylemeyeceğini garanti etmesini şart koşmuştu.

Haham Mortera durdu ve ağır ağır, üstüne basa basa konuşurken işaret parmağını Baruch’a doğru salladı. “Bu son hususu vurgulamak isterim Baruch, senin bunu kavraman çok önemli. Ateizm ya da ister Yahudi ister Hıristiyan olsun dinî yasa ve otoriteye karşı çıkmak açıkça yasaklanmıştır. Eğer Hollandalı yetkililere kendimizi yönetemediğimizi gösterirsek kıymetli özgürlüğümüzü bir kez daha kaybederiz ve bir kez daha Hıristiyan yetkililerin hâkimiyeti altına gireriz.”

Haham Mortera duraksadı. “Tarih dersim sona erdi. En büyük ümidim, bizim halen ayrı bir halk olduğumuzu, bugün sınırlı bir özgürlüğe sahip olsak da asla tamamen özerk olamayacağımızı anlamandır. Bugün özgür insanlar olarak hayatımızı sürdürmemiz kolay değil çünkü bir sürü meslekten men ediliyoruz. Bu cemaat olmadan hayatın nasıl olacağını düşünürken bunu aklında tut Baruch. Tercihlerin sonucunda aç kalabilirsin.”

Baruch karşılık verecekti ki haham onu sağ işaret parmağını sallayarak susturdu. “Vurgulamak istediğim bir şey daha var. Bugün dinî kültürümüzün temeli saldırı altında. Portekiz’den akın akın gelmeye devam eden göçmenler Yahudi eğitiminden geçmemiş Yahudilerden oluşuyor. İbranice öğrenmeleri yasaklanmış, Katolik dogmayı öğrenip, Katolikler gibi ibadet etmeye zorlanmışlar. Hem Katolik dogmaya hem de Yahudi inancına yarım yamalak inanan bu insanlar iki dünya arasına sıkışıp kalmışlar. Onlara yeniden sahip çıkmak, onları yuvalarına, Yahudi kökenlerine geri döndürmek benim misyonum. Cemaatimiz gelişip serpiliyor: âlimler, şairler, oyun yazarları, Kabalacılar, fizikçiler ve baskıcılar yetiştirmeye başladık bile. Büyük bir rönesansın eşiğindeyiz ve burada sana da yer var. Eğitimin, kavrayış gücü yüksek aklın ve öğretmenlik becerilerinle bize çok büyük faydan dokunur. Eğer öğretmen olarak benimle birlikte çalışsaydın, eğer ben buradan gittiğimde benim yerimi alsaydın, babanın ve benim sana dair hayallerimizi yerine getirmiş olurdun.”

Baruch afallamıştı, hahamın gözlerinin içine bakarak: “‘Benimle birlikte çalışsaydın’ derken neyi kastediyorsun?” diye sordu. “Söylediklerin aklımı karıştırıyor. Unutma ki ben bir esnafım ve hakkımda cherem kararı var.”

“Cherem bekletiliyor. Ben sinagogda herkese ilan edene kadar da uygulanmayacak. Evet, nihaî yetki parnassim’in ama onlar üzerinde büyük etkim var. Yeni gelmiş iki Morrano, Franco Benitez ve Jacob Rodriguez dün pamassim’e ifade verdiler, son derece zedeleyici bir ifade. Tanrı’nın Doğa’dan başka bir şey olmadığına ve öteki dünya diye bir şey de olmadığına inandığını söylediler. Evet, bu zedeleyici bir ifadeydi ama aramızda kalsın, onların şahitliğine güvenmiyorum ve senin laflarını çarpıttıklarını biliyorum. Ona olan borcundan kaçmak Hollanda mahkemesine başvurduğun için sana halâ kızgın olan Duarte Rodriguez'in yeğenleri bunlar ve eminim Rodriguez onlara yalan söylemelerini emretmiştir. Ve güven bana, böyle olduğuna inanan tek kişi ben değilim.”

“Yalan söylemediler, haham.”

“Baruch, kendine gel. Seni doğduğun günden beri tanıyorum ve herkes gibi bazen aptalca düşüncelere kapıldığını biliyorum. Yalvarırım benimle çalış, bırak zihnini arındırayım. Şimdi beni dinle. Sana, dünyada hiç kimseye yapmayacağım bir teklif yapacağım. Sana ithalat-ihracat işinden sonsuza dek kurtulup bir âlim olarak yaşamanı sağlayacak, ömür boyu kesilmeyecek bir maaş bağlayabilirim. Duyuyor musun? Sana âlim olarak, okuyup yazarak geçireceğin bir hayat hediye ediyorum. Teyit ya da ret için hahamlığa başvururken bile yasak şeyleri düşünmeye devam edebilirsin. Bu teklifi bir düşün: mutlak özgürlükle geçecek bir yaşam. Sadece tek bir şartla: sessizlik. Halkımıza zararı dokunacak bütün düşünceleri kendine saklamayı kabul etmelisin.”

Baruch donup kalmış gibiydi. Uzun bir sessizlikten sonra, haham, “Ne dersin Baruch?” diye sordu. “Şimdi konuşma sırası sana gelmişken susuyorsun.”

“Babam seninle olan dostluğundan ve sana duyduğu saygıdan defalarca bahsetti.” diye cevap verdi Baruch sakin bir sesle. “Bana akla verdiğin büyük önemden de söz ederdi, ‘sınırsız bir zekâ’dan bahsettiğini söylerdi. Bu senin ifaden miydi hakikaten? Doğru mu alıntılıyordu babam?

“Evet, benim ifadem bu.”

Ben dünyanın ve içindeki her şeyin doğa yasalarına göre işlediğine ve mantıktan şaşmadığım sürece aklımı Tanrı'nın ve gerçekliğin doğasını ve kutsal bir hayata giden yolu keşfetmek için kullanabileceğime inanıyorum. Bunu sana daha önce de söylemiştim, öyle değil mi?”

Haham Mortera başını ellerinin arasına aldı ve evet anlamında salladı.

Ama bugün sen bana hayatımı, görüşlerimi hahamlık aracılığıyla doğrulayıp, çürüterek geçirmemi öneriyorsun. Benim yolum bu değil ve olmayacak da. Hahamlığın otoritesi katışıksız gerçeğe değil, batınî inançlara sahip, dünyanın düz olduğuna, güneşin etrafında döndüğüne ve Âdem diye birinin aniden ortaya çıkıp insan ırkını başlattığına inanan âlimlerin kuşaktan kuşağa aktardığı görüşlere dayanıyor.

Yaradılış’ın kutsallığını inkâr mı ediyorsun?

Peki sen, İsrailoğullarından çok uzun zaman önce Çin’de, Mısır’da uygarlıklar olduğunu gösteren delilleri inkâr mı ediyorsun?

“Bu ne zındıklık! Öteki dünyadaki yerini nasıl tehlikeye attığının farkında mısın?”

“Öteki dünyanın varlığına dair rasyonel bir kanıt yok.”

Haham Mortera yıldırım çarpmışa döndü. “Duarte Rodriguez’in yeğenlerinin aktardığı şey tam da buydu. Amcalarından aldıkları emir gereği yalan söylediklerini düşünmüştüm.”

“Sanırım beni duymadın ya da duymak istemedin; daha önce söyledim sana, onlar yalan söylemedi haham.”

“Peki diğer suçlamalarına ne diyeceksin? Tevrat’ın ilahî kaynağını inkâr ediyormuşsun, Tevrat’ı Musa’nın yazmadığını, Tanrı’nın sadece felsefî olarak var olduğunu ve ibadetleri düzenleyen yasanın kutsal olmadığını söylemişsin.”

“Yeğenler yalan söylemedi, haham.”

Haham Mortera Baruch’a baktı, üzüntüsü öfkeye dönüştü: “Bu suçlamaların her biri cherem nedenidir; hepsi bir araya geldiğinde yapılan en sert cherem’i hak ediyorlar.”

“İbranice hocam sendin ve bana çok iyi öğrettin her şeyi. İzin ver de kendi cherem’imi yazarak sana olan borcumu ödeyeyim. Venedik cemaatinin çıkardığı en sert cherem’leri göstermiştin bana ve ben bunları kelimesi kelimesine hatırlıyorum.”

“Daha önce küstahlık edecek yeterince zamanın olacağını söylemiştim. Şimdi görüyorum ki küstahlığa başladın bile.” Haham Mortera kendini toparlamak için bir süre durdu: “Beni öldürmek istiyorsun. Eserimi tamamen yok etmek istiyorsun. Hayatımın eserinin, Yahudi düşüncesi ve kültüründe hayatî bir rol oynadığını biliyorsun. Bar Mitzvah'ın esnasında eline tutuşturduğum kitabımı, Ruhun Kurtuluşu'nu biliyorsun. Haham Aboab’la bu konuda yaptığım büyük tartışmayı ve kazandığım zaferi biliyorsun, değil mi?

“Evet, tabii ki.”

“Bunu çok hafife alıyorsun. Burada nelerin söz konusu olduğuna dair bir fikrin var mı? Eğer o tartışmayı kaybetseydim, eğer bütün Yahudilerin öteki dünyada eşit statüye sahip olduğuna, erdemin ödüllendirilmeyip, ihlalin cezalandırılmayacağına karar verilseydi bunun cemaatimiz üstünde ne feci etkileri olacağını öngöremiyor musun? Eğer öteki dünyadaki yerleri garantiyse, o zaman tekrar Museviliğe dönmeleri için ne gibi bir motivasyonları olabilirdi ki? Eğer kötü davranışların bir cezası olmasaydı, Flemenk Kalvinistler bize ne gözle bakardı düşünebiliyor musun? Özgürlüğümüz ne kadar sürerdi? Çocuk oyuncağı mı bu? Ortaya çıkacak sonuçları bir düşün.”

Evet, o büyük tartışma, az önce söylediklerin, bunun ruhanî gerçekle bir alakasının olmadığını gösterdi. Venedik Hahamlığı’nın kafasının karışmasının nedeni de buydu hiç şüphesiz. İkiniz de öteki dünya gerçekliği ile hiçbir alakası olmayan nedenlerden ötürü farklı öteki dünya versiyonlarını savundunuz. Sen halkı korku ve ümit aracılığıyla kontrol etmeye çalışıyorsun, bunlar tarih boyunca dinî liderlerin geleneksel silahları olmuştur. Siz, bütün dünyadaki hahamlar, öteki dünyanın anahtarlarını elinizde tuttuğunuzu iddia ediyorsunuz ve bu anahtarları siyasî kontrol için kullanıyorsunuz. Haham Aboab ise, din değiştirmiş ailelerine yardım etmek isteyen cemaat üyelerinin kederini dindirmekten yana tavır aldı. Bu ruhanî bir anlaşmazlık değildi, dinî tartışma kisvesine bürünmüş siyasî bir tartışmaydı. İkiniz de öteki dünyanın varlığına dair mantıksal ya da Tevrat’ta söylenenlere dair bir delil sunmadınız. Böyle bir delilin Tevrat’ta bulunamayacağını sen de benim gibi biliyorsun.”

Tanrı’ya ve halkımın bekasına karşı olan sorumluluğuma dair söylediklerimi özümseyemediğin çok açık.” dedi Haham Mortera.

Dinî liderlerin yaptıkları çoğu şeyin Tanrı’yla pek bir alakası yoktur.” diye cevap verdi Bento. “Geçen yıl Sefardik bir kasaptan değil de Aşkenazi bir koşer (Museviliğe göre yenilmesinde ve kullanılmasında dinen bir sakınca bulunmayan helal ürünler) kasaptan et aldığı için bir adama cherem uyguladın. Sence bunun Tanrı’yla bir alakası var mıydı?

“Cemaatin birliğinin önemine dair iyi bir ders veren kısa süreli bir cherem’di o.”

“Ve duyduğuma göre geçen ay da Yahudi bir fırıncının olmadığı küçük bir köyden gelen bir kadına, fırına küçük bir odun parçası atıp, pişirme sürecine katkıda bulunursa, Yahudi olmayan bir fırıncıdan da ekmek alabileceğini söylemişsin.”

“O kadın benim yanıma geldiğinde sıkıntılıydı ama rahatlamış ve mutlu bir kadın olarak ayrıldı.”

“Bence aklı daha da karışmış, kendi adına düşünme ve kendi aklî yetisini geliştirme becerisini daha da kaybetmiş bir kadın olarak ayrılmıştır. Kastettiğim şey tam da bu, bütün dinî otoriteler bizim kendi aklî yetilerimizi geliştirmemizi engellemeye çalışıyorlar.

Eğer halkımızın kontrol ve otorite olmadan hayatta kalabileceğini düşünüyorsan, aptalsın demektir.

Bence dinî liderler siyasî devlet işlerine karışarak kendi ruhsal rotalarından şaşıyorlar. Sizin otorite ya da liderliğiniz sadece içsel inançla sınırlı olmalıdır.

Siyasî devlet işleri mi? İspanya ve Portekiz'de yaşananları anlamadın mı sen?”

Ben bunu söylüyorum işte, bunlar dinî devletlerdi. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalıdır. Olası en ideal hükümdar özgürce seçilmiş, gücü bağımsız bir konsey tarafından kısıtlanan ve halkın huzuru, güvenliği ve refahı için çalışacak bir liderdir.”

“Baruch artık yalnız bir hayat sürmen gerektiğine ve geleceğinin sadece kâfirlik değil, ayrıca ihanet de içerdiğine beni ikna etmeyi başardın. Defol.”

Haham Mortera, merdivenlerden aşağı inen Baruch’un ayak seslerini dinlerken, başını yukarı kaldırdı ve “Sevgili dostum Michael” diye mırıldandı. “Oğlun için elimden geleni yaptım. Korumam gereken başka bir sürü ruh var.”

~

Spinoza'nın Cherem'i [wiki].
~


Spinoza Problemi
Irvin D. Yalom
Kabalcı Yayınevi, 1. basım İstanbul 2012, çeviren: Ahmet Ergenç, 445 sf. 
15. Bölüm 156-172. sayfalar arasında yer alıyor. 
Baruch Spinoza'nın resimdeki cherem'inin Türkçesi için kitabın 19. bölümüne, sf 208-209'a bakınız.
~
resim kaynakları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder