Loading

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Mağduriyet & Mağduriyet

Ken Wilber'in Boomeritis adlı kitabından, sf 224-238
~

"Size Derek Van Cleef'i takdim edeyim," dedi Hazelton. "Dr. Van Cleef bize Johannesburg, Güney Afrika'dan katılıyor. Orada, ırkçılık karşıtı hareket üzerindeki çalışmaları onu, sorunun hem liberal hem de muhafazakar yaklaşımlarının yetersizliğine ikna etmiş. Derek bizi bu inanılmaz maceraya sürükleyecek!"

Van Cleef kürsüye doğru yürüdü. Dikkat çekici bir figürdü. Çok yakışıklıydı; bembeyaz teninden simsiyah saçlar uzanıyordu; şahin gibi bir burnu, kemikli bir yüzü ve zarif, neredeyse şık bir yürüyüşü vardı. Böyle uzaktan bile etrafa yaydığı samimiyeti olmasaydı bir film yıldızı olabilirdi, ama bu ışıkla Hollywood'daki umutları söndürürdü.
...

Ağzından çıkan ilk sözcükler, "Boomeritisi olan her insan yüzüncü maymundur," oldu.

Van Cleef bir an durdu; seyirciler gözle görülür bir şekilde irkildi. Yüzleşme başlamış, cerrahın neşteri deriye henüz dokunmuştu.

"Yüzüncü maymun, 1952 yılında, Koshima adasında Japon maymunu Macaca fuscatta'nın başına gelenlere dair sıra dışı bir hikayedir. Bilim adamları maymunları, kuma attıkları tatlı patateslerle besliyorlarmış. Maymunlar tatlı patatesleri seviyormuş, ama kumun tadından memnun değillermiş. Imo adında on sekiz aylık dişi bir maymun, patatesleri yakınlardaki suda yıkayarak bu sorunu çözebildiğini fark etmiş. Imo bu numarayı oyun arkadaşlarına da öğretmiş ve onlar da annelerine öğretmişler. Bilim adamları bu patates yıkama ritüelinin yavaş yavaş adadaki tüm maymun nüfusuna yayılmasını izlemişler. Sonra, 1958 yılında bir gün, inanılmaz bir şey olmuş. O sabah bir anda, belirli bir sayıda maymun patates yıkama numarasını öğrenmiş; tam sayı bilinmiyor, ama hikaye işte, 99 olduğu söylenir. Sonraki maymun da -yüzüncü maymun- bu numarayı öğrenmiş ve o akşam bilim adamları adadaki her maymunun aynı şeyi yaptığını fark etmişler. Sadece onlar da değil, Koshima ile hiçbir bağlantısı olmayan çevre adalardaki maymunlar da tatlı patateslerini yıkamaya başlamışlar!"

"İyi bir Boomer kitabının açıkladığı üzere, 'Bu yüzüncü maymunun ilave enerjisi bir şekilde ideolojik bir atılıma neden oldu! Bu yüzden, belirli bir kritik rakam bir farkındalığa ulaştığında, bu yeni farkındalık zihinden zihine aktarılabilir. Sadece tek bir insan daha yeni bir farkındalığa uyandığı takdirde, alanın güçlendiği ve o farkındalığın hemen herkese ulaştığı bir nokta vardır! Siz Yüzüncü Maymun olabilirsiniz! '"

"Anlaşıldığı üzere maymun fenomeni gerçek değildi; hikaye uydurmaydı. Ama hikaye bir yangın gibi yayıldı ve zaman içinde Boomer hikayeleri arasında en çok tekrar edilen hikayeye dönüştü. Neden? Çünkü boomeritisi akla getiren bir mitti. Çünkü siz, sizin egonuz, tüm dünyayı etkileyecek o hayati değişim noktası olarak hayal edilebilir. Boomeritis, egosunun her hareketi dünya dönüşümünü işaret etmedikçe hamle yapmayacaktır." Seyirciler kıpırdanıp mırıldandı ve bu huzursuzluk içinde, henüz yuhalamalı mı, yoksa tezahürat mı etmeli, karar verememişlerdi.

"Bu öykünün en rahatsız edici yanı sadece narsisistik egemenliği değil, aynı zamanda içinde sergilenen ahlakî duyarlılık eksikliğidir. Sadece benim yaptıklarım 'hemen herkesi' değiştirecek! Benim bilincimin sizinkini otomatik olarak değiştireceği düşüncesi, narsisistik gücün egemenlik kurma arzusudur ve boomeritis öyle heyecanlandı ki yüzüncü maymun olabileceğini düşündü; bir an bile durup diğer maymunların bilinçlerinin Boomerlar tarafından belirlenmesini takdir edip etmeyeceklerini düşünmedi."

"Elbette bireylerin, eylemlerinin bir fark yarattığını, insanlığın ve duyarlı tüm varlıkların iyiliği için bir ölçüde katkıda bulunduklarını hissetmeleri önemlidir. Ama boomeritisin ellerinde, o dürtü sınırsız güce sahip bir çirkinliğe dönüştü: her hareketim, dünyayı benim bir benzerime dönüştürecektir. Yüzüncü maymun miti, yeni-paradigma çevrelerinde en çok anlatılan öykü oldu ve uydurma olduğunun ortaya çıkmasına, bir grup spiritüel olmayan şüpheci de destek oldu. Aslında bu sahtekarlık gerçekten de bir grup spiritüel olmayan şüpheci tarafından ortaya çıkarıldı; yine de sahtekarlıktı. Ama mit yangın gibi yayıldı ve bunun sebebi doğru olduğu inancı değil, boomeritise ve açgözlü bir egonun bitmek bilmeyen taleplerine hitap ediyor olmasıydı."
...

Günün ilk slaydı duvara yansıdı: "Doğuştan Kabiliyetli Çocuğun Dramı." Cleef konuşmasına devam etti. Seyircilerin yükselen ısısından gelen samimiyet gözden kaçmıyordu.

"Alice Miller'ın yazdığı bu kitap, Doğuştan Kabiliyetli Çocuğun Dramı, başkalarına duyduğu bu duyarlılık erdemiyle, onları, özellikle de anne ve babasını mutlu etmek için direnen ve en nihayetinde duygusal olarak bitkin düşen duyarlı bir çocuğun başına gelenlere dair bir nesne ilişkileri psikanalizidir. Kitap aslen Çocukluğun Mahkumları adıyla yayınlandı ve mütevazı eleştirel övgüler aldı. Bir pazarlama numarasıyla, kitap daha sonra Doğuştan Kabiliyetli Çocuğun Dramı adıyla tekrar piyasaya verildi ve yığınla Boomer bu kitabı, doğuştan kabiliyetli çocuklar ya onlar, sevimsiz, aşırı korumacı ebeveynler ve genel anlamda toplum sayesinde ne hale geldiklerinin bir tarihi olarak okudular. Özellikle Boomeritis bu kitabı, zafere ulaşamamasının bir açıklaması olarak gördü; biri onu engelliyordu. Başlık, tam da Boomeritis'in kendi hayat hikayesini hayal ettiği gibiydi. İnternette, Okurun Tercihleri Psikoloji Rafı bölümünde, Doğuştan Kabiliyetli Çocuğun Dramı hala, yayınlanmasından yirmi yıl sonra bile, bir numaralı kitaptır."

Cerrah neşterini derine saplamıştı. Van Cleef'in olabildiğince hızlı bir şekilde pek çok örnek vermek, böylece seyircileri silahsızlandırmak istediği anlaşılıyordu.

2 numaralı slayt, "İstismar Bahanesi."

"1993 yılında, bir kadın McDonald's'a geldi, bir bardak kahve aldı, arabasına bindi, kahvenin kapağını açtı, kucağındaki boşluğa koydu ve gaza bastı. Kahve döküldü ve kadının bacağı yandı. McDonald's'a 2 milyon dolarlık dava açtı ve kazandı. Kahvenin sıcak olması, McDonald's'ın suçuydu."

"Narsisizmin belirleyici bir özelliğinin, işler ters gittiği anda, bunun onun hatası olmaması olduğunu görmüştük. Ve son yirmi ila otuz yıldır, Boomerların ellerinde olan Amerikan adaleti, narsisizmin mücadele ardına mücadele kazanmasına yardımcı olma yönünde önemli ölçüde değişmiştir. Artık fazla kanıt gerektirmediği açık, ama bu durum, Menendez kardeşlerin davasında daha çarpıcı bir hal aldı. Anne ve babasını uykuda öldüren iki kardeş önce babaları tarafından 'istismar' edildiklerini iddia ederek beraat ettiler. Bu istismarın, annelerini başından vurmalarıyla, silahı doldurmalarıyla, anneyi yere indirip ölene kadar tekrar ateş etmeleriyle ne ilgisi olduğu anlaşılamadı."

"'İstismar bahanesi', sadece, gerçek mağdurların korkunç trajedilerini örnek olarak alan -kölelik, eşcinsel dayakları, tecavüz, cezai saldırı- ve sonra bunu aşırı duyarlı benliği aşağılamak için kullanılan 'mağduriyet oyunu' denen şeyin altkümesidir. Kişi bu mağduriyeti ister gerçek bir istismar sonucunda, isterse toplumun duyarsızlığının bir erdemi olarak kullansın, ortada yaygın bir iddia vardır: sorunlarımdan ben sorumlu değilim, ama sen seninkilerden sorumlusun."

"Belli ki ben yaptıklarımdan -kahveyle kendimi yakmaktan tutun da ailemi katletmeye kadar hiçbirinden- sorumlu değilim, çünkü ben mağdurum. Ama sorunlarım için seni suçlayacaksam, o zaman sen yaptıklarından sorumlu olmalısın, yoksa oyun asla başlamaz. Eğer Menendez kardeşler, babalarının onlara yaptığı bir şey yüzünden suçsuzlarsa, o zaman babaları da suçlu değil demektir, çünkü böyle haince bir şey yaptığına göre, belli ki o da aynı istismarla karşılaşmıştır. Ama bu kesinlikle uygun olmaz, çünkü mağdurun gıpta ile bakılan statüsünü garanti altına almak için, birinin -yani başka birinin- bir noktada sorumlu olması gerekir, yoksa bu suçlamaların sonu gelmez. Ve boomeritis, suçlamaların her zaman başka birinde son bulduğundan emin olur."
...

Van Cleef, tüm karşılıkları ters bir şekilde -maharetle- göz ardı eder gibi konuya girdi.

"Ben kendimi, kendi eylemlerimden sorumlu olmayan bir mağdur olarak nasıl görürüm?"

"Bir FBI ajanı hükümetten iki bin doları zimmetine geçiriyor, sonra da tamamını bir akşam Atlantic City'de oynadığı kumarda kaybediyor. İşten çıkarılıyor, ancak daha sonra hakları iade ediliyor, çünkü mahkeme, onun kumar merakını bir 'özür' olarak kabul ediyor ve federal yasalarla korunduğu sonucuna varıyor."

"Massachusetts, Framingham'da, genç bir adam bir park yerinden araba çalıyor ve onu sürerken kaza geçirip ölüyor. Adamın ailesi, böyle hırsızlıklara engel olmak için yeterli önlemi almadıkları gerekçesiyle park yeri sahibine dava açıyor."

"İşe sürekli geç geldiği için işten çıkarılan bir okul görevlisi, avukatlarının 'kronik geç kalma sendromu' adını verdikleri şeyin mağduru olduğu gerekçesiyle eski işverenlerini mahkemeye veriyor."

"Chicago'da bir adam, Başsavcılığın Azınlık Hakları bölümüne, yerel bir restoranın federal eşit-koruma yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle suçlamada bulunuyor, çünkü koltuklar onun fazlasıyla geniş olan kalçalarını içine alacak kadar büyük değil. 'Ben siyahiler, Meksikalılar, Latinler, Asyalılar ya da kadınlar kadar gözle görülür bir azınlığı temsil ediyorum. Şirketiniz ağır insanlara karşı ayrımcılık suçu işlemiştir ve biz şirketinize karşı Eşitlik Haklarda Konaklama Yasası çerçevesinde dava açmaya hazırlanıyoruz. Benim kalçam bir buçuk metre ve sizin seçtiğiniz o oturma düzeni yüzünden benim oturmam imkansız. Amerikan nüfusunun yüzde 20'sini oluşturan ağır ve şişman azınlığın varlığını tanımanız ve restoranınızdaki koltukların en az yüzde 20'sini şişman insanlara uygun olacak şekilde düzenlemeniz yönündeki taleplerimizde ciddiyiz.'"

"Chicago Tribune 'un köşe yazarlarından Mike Rokyo, bu adamın kendini siyahiler ve kadınlarla aynı statüde gösterme çabalarına karşılık, onun 'bir buçuk metre çapında bir kalça ve dev bir popoyla doğmadığını' yazdı. 'Belirli bir yaştan sonra bu kalçayı kendisi yarattı. Dolayısıyla bu onun sorumluluğudur. Ve liberallerin en liberalleri bile, onun bir buçuk metre çapındaki kalçasının ve korkunç poposunun, Amerika Birleşik Devletleri'nin değil, kendi sorumluluğu olduğu konusunda hemfikir olacaktır.'"
...

"Mağdurlar Ülkesi, Şikayet Kültürü ve İstismar Bahanesi gibi kitaplarda yüzlerce benzer örnek yer alıyor. Sanki yasama sisteminin tamamı Doğuştan Kabiliyetli Çocuğun Dramı adlı kitabı okumuş ve (1) başınıza kötü bir şey gelirse bunun kesinlikle sizin suçunuz olmadığına ve (2) bunun sizin toplum tarafından yara almış doğuştan kabiliyetli bir çocuk olduğunuz anlamına geldiğine karar vermiş gibi."

"Başta her şey gayet mantıklı: başarısızlığımın sebebi birilerinin bana engel olması değil; benim mağdur olmam. Ancak mağduriyet iddiasıyla birinin özsaygısını bulma girişimlerindeki korkunç ironi şudur: eğer mağduriyetinizi aşmayı başarırsanız, o zaman statünüzü, özel haklarınızı ve ayrıcalıkla muamele iddianızı kaybedersiniz. Ve dolayısıyla, kendinizi bir mağdur olarak ilan ettikten sonra, öyle kalmak için büyük uğraş vermeniz gerekir."

Van Cleef durdu, etrafına baktı. Sahneden yoğun bir ışık yayılıyordu. "Tüm bunlar boomeritis atmosferinin ve onun kronik sorumluluk inkarının bir parçasıdır ve bu bir mağdurun düşük özsaygısını teselli etmek yerine, bunun kalıcı olmasını sağlar."

Cerrahın neşteri sadece deriyi kesmekle kalmamış, şimdi organları kesip yerlere fırlatmaya başlamıştı. Bu dersleri henüz kendime uygulamaya başlamamıştım, çünkü anneme ve babama harika bir şekilde uyuyorlardı. Çocukluğumda, annem buzdolabına yüzüncü maymunun bir resmini yapıştırmıştı. Yıllarca bana "benim küçük yosun maymunum" diye seslendi. "Yosun" sözcüğünün nereden geldiğini hiçbir zaman anlamadım, ama "maymun" kısmı yeterince açıktı: Sözde ben dünyayı annemin değerlerine karşılık gelen bir şekilde değiştirecektim.

Ve babam, sevgili babam. O da kendi yolunda yüzüncü maymun olacaktı; ama bu kez tüm dünyayı endüstriyel-askeri karışımın mağduru olarak görerek... ya da şahlanmış patriyarkal kapitalizmin ya da Newtoncu-Kartezyen paradigmanın ki bu benim küçük kulaklarıma korkunç bir deri hastalığı gibi gelirdi... ve daha pek çoğu... şimdi o kötü adamların hepsini unuttum. Ama babam için, turuncu mim diğer tüm mimler gibi kısmen iyi kısmen kötü değildi; turuncu mim baştan sona, tepeden tırnağa şeytansıydı. Cook-Greuter'in bireyselci benlik hakkında, ne kadar kuşkucu, şüpheci ve sinik olduğu ya da yakında olacağıyla ilgili söyledikleri gibiydi. Babam dünyayı kurtaracaktı ve bu aslında, dünyanın görkemli Kurtarıcısı olacağı anlamına geliyordu; kemiklerine kadar boomeritis, fevkalade bir Marksist yüzüncü maymun, dünyanın mesihi. Ve şimdi çarmıha gerilmiş sevgili adam kan kaybediyordu; inanç sisteminin bağışlamayan tırnakları, kendi bedeninde ölümcül yaralar bırakmıştı; zaman zaman beden ya da annemden akan gözyaşlarının yanında, yaşamı damla damla akıyordu.
...

Katish eğildi ve Carolyn'e şöyle dedi, "Biliyorsun, Van Cleef'in söylediği doğru bile olsa, bu dünyada gerçek mağdurlar olmadığı anlamına gelmez. Tüm bu saçmalığa inanmak zorunda değiliz."

Sanki Katish'e cevap verir gibi, Van Cleef 3 numaralı slaydı işaret etti, "Nüfusun Yüzde 374'ü."

"Burada gizli pek çok gerçek trajedi var," dedi. Samimi ve endişeli görünüyordu. "Önemli sayıda, samimi, gerçek sıkıntıları mağduriyet oyunuyla gölgelenen, kölelik, eşcinsel dayakları, cezai saldırı, cinsel ayrımcılık, fiziksel şiddet mağduru var. Gerçek trajedi budur."

Van Cleef çeşitli gazetelerden kupürler okumaya başladı. "Sırf beyaz eşyalarda, olası yaralanmalara dair kapsamlı uyarılar yok diye, üreticiyi suçlamak için 'buzdolabı yarışları' sırasında buzdolaplarını sırtlarında taşırken sakatlanan erkeklere ilham veren yasal ve kültürel havayı düşünün. Ya da New York'ta kasıtlı bir şekilde hareket eden metro treninin önüne atlayan ve tren zamanında duramadığı için 650,000 dolar tazminat alan adamı hatırlayın."

"Erkekler, sırf kadınlara özel kilo verme programları sunuyorlar diye beslenme kliniklerine dava açtılar; San Francisco Giants Babalar Günü armağanlarını sadece erkeklere dağıtıyor diye kendini mahkeme salonunda buldu; bir psikoloji profesörü, bir Noel partisinde bulunan ökseotunun varlığı nedeniyle mağdur olduğunu iddia etti. Pennsylvania Eyalet Üniversitesinde, bir kadın profesör konferans salonunun duvarında asılı olan Goya'nın Naked Maja isimli tablosunun bir kopyasının cinsel tacizin bir formu olduğunu iddia ettikten sonra yetkililer tabloyu kaldırmak zorunda kaldılar."

"Cinsel tacizmiş, saçmalığa bak!" Seyirciler arasından bir erkek bağırdı.

Van Cleef hemfikir olduğunu belirtircesine başını salladı. Diğerlerine göre bu konularla daha çok ilgilenmiş, araştırma yapmış görünüyordu. Omuz silkti, doğruldu ve devam etti. "Zavallı aşırı duyarlı benliğin bezgin başını dinlendirebileceği birkaç yer vardır. 'Miami'de, bir kadın, entegre bir ofiste siyahilerden çok korktuğu için kendini işine veremediğini iddia ettikten sonra, 40 bin dolar tazminat aldı. Irkçı entegrasyonu kabul edemeyecek kadar aşırı hassas olduğunuzu hayal edin!" diye bağırdı bu kez tüm seyirciler alkışladı.

"Dahası var," dedi Van Cleef ve kalabalığa başka haberler okumayı sürdürdü:

"İki denizci, 'aşırı kilolu' oldukları gerekçesiyle onları görevden alan Deniz Piyade Teşkilatını, ayrımcılık yaptıkları gerekçesiyle mahkemeye verdi. Solak bir posta memuru, zarfları "sağ elini kullananların rahat edeceği' şekilde düzenlediğini iddia ettiği Posta Hizmetlerini ayrımcılık yaptığı gerekçesiyle mahkemeye verdi. 24 yaşında Colorado'lu bir genç, anne ve babasını 'ebeveynliği kötüye kullanma' adını verdiği sebepten ötürü mahkemeyle verdi. Hawai'de bir turist grubu, ağzına kadar dolu olan otellerine 'hoşlarına gitmeyen konaklama' için hem ekonomik harcamaları hem de 'yaşadıkları duygusal stres ve hayal kırıklığı' nedeniyle dava açtı. Orlando'da bir adam, saçlarını çok kötü kestiği ve bu görüntünün panik atak krizlerini tetiklediği gerekçesiyle kuaförünü mahkemeye verdi. Duruşmada, kötü saç kesimli davacı, ihmalkar kuaförünün onu 'hayattan keyif alma hakkından' mahrum bıraktığını iddia etti." Gülüşmeler, her an esprinin aleyhinize kullanılabileceğinin fark edilmesiyle kesildi...

Van Cleef gülümsüyordu. "Bazı örnekler gerçekten yaratıcılık gerektiriyor. 'Dava Patlaması adlı kitabında Walter Olson psişik Judith Haimes'in davasına yer veriyor. Haimes şair John Milton gibi rnetafiziksel ünlülerle seanslar düzenledikten sonra, CAT taramasında kullanılan bir boyanın onun psişik güçlerini yok ettiğini iddia etti. Doktorunun, onun geçimini sağlamasına yardımcı olan becerisine müdahale ettiğini söyleyen Hairnes doktoru mahkemeye verdi. Jüri üyelerinin bu beceriyi 986,000 dolarlık bir ödülle iade etmeleri sadece 45 dakika sürdü."

"Ben de o işi istiyorum!" diye bağırdı biri ve herkes güldü.

"Hayret verici olan," diye devam etti Van Cleef gülümseyerek, "mağdur statüsü için rekabet içinde olan sayısız grubun var olmasıdır. Mağdurlar Ülkesi adlı kitabın yazarı Charles Skyes şöyle diyor, 'Zamanımızın belki de en sıra dışı fenomeni, giderek daha çok grubun ve bireyin -beyaz orta sınıfa ait halk, otomobil şirketi yöneticileri ve hatta akademisyenlerin- kendilerini bir şeyin mağduru olarak tanımlamaktaki hevesleridir. Eğer kendilerini baskı altında kalan azınlık olarak gören tüm grupları toplarsanız, Aaron Wildavsky'nin hesaplarına göre, bu rakam nüfusun yüzde 374'üne ulaşıyor. '"

Van Cleef durdu, seyircilere baktı ve sonra neredeyse haykırdı: "Nüfusun 374'ü! Millet... aklınızı... başınıza... alın! " Sahnenin kenarına doğru yürüdü. "Temel sorun şu: mağdurların olduğu yerde, haksızlık edenler, aldatanlar, baskıcılar ya da mağdurun canını yakan birileri olmalıdır. Bu şekilde mağdur olursunuz. Eskiden beyaz Protestan Anglo-Sakson erkek, herkesin 'ben mağdurum' oyununa başlamak için kullanabildiği sonsuz bir zulüm hazinesiydi. Ama o hazine tükendi. Beyaz erkeklerin o acımasızlığı, şimdi sayısız alt gruba bölündü ve hepsi mağdur olduklarını iddia ediyor. Beyaz erkekler; çocukken cinsel tacize uğrayanlar, babaları tarafından terk edilenler, şiddet ortamında yetişenler olarak ayrıldılar. Onlar uyuşturucu bağımlıları, alkolikler; aşırı kilolular, yaş ayrımcılığının, fizikî yapı ayrımcılığının, cinsiyet ayrımcılığının mağdurları. Yani bir anlamda Amerika'daki her erkek, o veya bu durumun mağduru olduğunu iddia edebilir. Kısacası, dostlar, gaddarlığa maruz kalmış bir ulusa dönüştük, ama etrafta gaddar kalmadı. Bu hoş bir numara."

"Bu elbette, boomeritis numarasıdır. Skyes'ın söylediği gibi, 'Kişinin kendini mağdur ilan etme çılgınlığından' -son otuz yılda hızla yükselen bu çılgınlıktan- 'sadece politik eğilimler sorumlu tutulamaz. Bu daha çok, kişilik ve kişisel sorumluluğa dair Amerikan kültürel değerlerinin ve nosyonlarının temel bir değişimden geçmiş olmasıyla açıklanabilir.' Gerçekten de öyle ve Skyes sebebini biliyor: 'İddiaların aksine, mağduriyet idealizm değildir. Mağduriyet başkalarını değil, bireyin sadece kendi benliğini önemsemesidir; çünkü mağduriyetin kendi kendini arındıran, kendine hizmet eden ve bencil pozları, kendini idealizm kisvesine sokmaktadır. İdealist iddialarından arındırıldığında, mağduriyet bir ego ideolojisidir. '" Seyircilerden karışık tepkiler geldi. Bir kısmı alkışladı, bir kısmı homurdandı, ama hiçbiri memnuniyet belirtisi değildi.

Van Cleef tekrar durdu ve salona baktı. "Bu, elbette, boomeritis için uygun bir tanımdır: Hayatın kaçınılmaz hayal kırıklıklarını alıp yeşil mimin de yardımıyla kendi çıkmazını bir başkasının hatası gibi göstermek için onları bir savaşa dönüştürerek idealist kisveye bürünen egosantrik kaygılar. Çünkü gerçek şu ki, arkadaşlar, mavi mim mağduru suçlarken, yeşil mim onları yaratır." Seyirciler sessizliğe gömülmüştü.

"Yeşil mim neden mağdurlar yaratır? Neden mağdurlar yaratmalıdır? Yeşil mimin Flatland'de yaşadığını, insanlar arasında önemli farklılıklar olmadığı inancına bağlı olduğunu hatırlayalım. Ve bu yüzden, yeşil mim ne zaman insanlar arasında bir tür dengesizliğe rastlasa, bu farklılıkların insanlara baskıcı ya da gaddar bir kuvvet tarafından dayatıldığını farz etmek zorundadır. Bazen gerçekten de baskıcı kuvvetler olabiliyor, bazen de olmuyor, ama yeşil mim bu farkı göremiyor. Dünyanın aslında Flatland, yani yayla olmadığı gerçeğinin mantıklı gelmesi için, yeşil mim onu mağdur ve zalimlerle nüfuslandırmalıdır. Ve bu yüzden, tekrar ediyorum, mavi mim mağduru suçlarken, yeşil mim onları yaratır ve boomeritis, intikam duygusuna sahip yeşil mimdir."

"Nüfusun yüzde 374'ünün kendini mağdur olarak gördüğü herhangi bir ülkenin, son otuz yıl içinde ciddi bir kültürel değişimden geçmiş olmasına şüphe yoktur. Ve emin olun, buna sebep her ne ise, boomeritis de o sebeplerden biridir."

Van Cleef durdu, hafifçe başını eğdi ve sahneden inip düşünceli bir sessizliğe karıştı. X ve Y'ler bile alkışlamadı; bu bir idamı alkışlamak gibi olurdu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder